<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669</id><updated>2012-01-30T09:40:03.824-08:00</updated><category term='Yudum Çetiner'/><category term='Skin'/><category term='Ahmet Hamdi Tanpınar'/><category term='2009'/><category term='Cemaat'/><category term='Cumhurbaşkanı'/><category term='hello'/><category term='Hidayet Türkoğlu'/><category term='Sema Kaygusuz'/><category term='Ziyan'/><category term='Eskişehir'/><category term='Kahve'/><category term='Cemil Çiçek'/><category term='Cesare Pavese'/><category term='Her Şey Yerli Yerinde'/><category term='Kerbela'/><category term='İmam Hatip Liseleri'/><category term='Randevu'/><category term='Müzik'/><category term='Anayasa Mahkemesi'/><category term='YÖK'/><category term='ses kirliliği'/><category term='Masumiyet Müzesi'/><category term='Kürt açılımı'/><category term='Faşizm'/><category term='Hedonism'/><category term='Hasan Ali Toptaş'/><category term='Franz Kafka'/><category term='Yüzünde Bir Yer'/><category term='Oscar Wilde'/><category term='Danıştay'/><category term='Başbakan'/><category term='Galatasaray'/><category term='Italo Svevo'/><category term='Evrimsel İktisat'/><category term='TSK'/><category term='Darwin'/><category term='Ernest Hemingway'/><category term='Demokratlık'/><category term='Hacettepe'/><category term='Gabriel Garcia Marquez'/><category term='Koza Dergi'/><category term='Ergenekon'/><category term='Demokratik Toplum Partisi'/><category term='Wiesn'/><category term='Geç Kalanlar'/><category term='München'/><category term='Devlet Tiyatroları'/><category term='ABD'/><category term='Amin Maalouf'/><category term='Şehir'/><category term='Edgar Allan Poe'/><category term='Siyasal'/><category term='Sinema'/><category term='Hayvanlar'/><category term='Cengiz Çandar'/><category term='Ankara'/><category term='Dostoyevski'/><category term='Orhan Pamuk'/><category term='Hürriyet'/><category term='Meşruiyet'/><category term='Kurdish Initiative'/><category term='Hakan Günday'/><category term='Mülkiye Felsefe Topluluğu'/><category term='Münih'/><category term='İzmir'/><category term='Yabancı Dille Eğitim'/><category term='Darbe'/><category term='Kolera Günlerinde Aşk'/><category term='Democratic Society Party'/><category term='AKP'/><category term='Yeraltından Notlar'/><category term='Katsayı'/><category term='Yargı İktidar ve İktidar TSK kavgası'/><category term='Blog'/><category term='Mülkiye Edebiyat Topluluğu'/><category term='Piyano Resitali'/><category term='Yol Haritası'/><category term='Oktoberfest'/><category term='Basketbol'/><title type='text'>Steppenwolf</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>47</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8336157860452975989</id><published>2012-01-23T12:32:00.000-08:00</published><updated>2012-01-23T14:33:30.988-08:00</updated><title type='text'>28 Nisan 1936 ya da 23 Ocak 2012</title><content type='html'>"Neden tasalanmalı? Gene 29'daki gibi başıboş şiirler yazıyorum; çalışmadığım için, hayatın ortasında tek başıma ve mutsuz aylaklık ettiğim için sıkılıyorum; çevremde olup bitenleri görerek öfkeleniyorum. Eksik olan ne? Geçip giden 7 yıl mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pöh! Gençliğin hiç önemli bir yeri oldu mu benim uğraşımda? Hem bu yedi yıl yitip gitmeseydi de, benim için iyi sonuçlansaydı, diyeceğim, kalıcı şiirler yazsaydım, severek çalışsaydım, evlenip kendime göre bir düzen kursaydım, dünyanın cümbüşünü seyretmekten tat alsaydım; her şey bu dediğim gibi olsaydı, şimdi daha iyi bir durumda mı olacaktım? Değecek miydi? Şimdi şu masada daha mutlu bir insan olarak mı oturacaktım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeye bağlanmış olmanın, sorumluluklar yüklenmenin beni mutlu kılacağı karşılığını vermek, anlamsız bir şey söylemek değil mi, insan isterse, her zaman sorumluluk yüklenebileceğine göre? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse - öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Beni aldatan, beni rezil eden o kadın için mi? Ama değişen başka bir şey yoksa, sıradan ve duygusal bir aldanış olmaktan öte bir anlamı var mı o kadının?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz, yedi yılı yaktık, güzel şeyler yaşadık; yeniden başlayalım, ama bağırıp çağırmayalım ve yedi yıl sonra aynı konuşmayı yapmamamız için hiçbir neden olmadığını göz önünde bulunduralım. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama, böyle şeyler herkesin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?" Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki anneleri babalarına teslim olmuş bir neslin kız evlatları, ileride seçecekleri eşlerini annelerinin belleklerine kazımış olduğu "Öyle akıllı ol ki, erkeğini kendine köle kıl." tavsiyesine uygun olarak, ve nasıl ki anneleri babalarına kendilerini sunduklarında, babalarının karşılarında adeta el değmemiş bir papatya tarlası olarak bulduğu bir neslin erkek evlatları, ileride seçecekleri eşlerini bilinçaltından gelen bu korkunç kaidenin en derin noktasına kadar işlediği süzgeçlerinde ayrıma tabi tutarak belirliyorlarsa, aşk da bütün bu kontroldışı psikolojik yönetim sürecine meydan okumak üzere üreyen bir panzehirdir. Onun beslendiği şey varlığın özüne tezat teşkil eder, o yüzdendir ki insanı en derin duygularına karşı ayaklandırır. Bugüne dek doğru bildiklerine, ruhunun en gizli köşelerinde kalmış o doğruluğundan şüphe duymadığı inançlarına, bütün bir insan ırkına ait olması gerektiğine inandığı erdemlere ve iyi olabilecek her şeye karşı onu harekete geçiren şey, işte o devrimci aşktır. İnsanın burada, aşkın kendisine mi yoksa aşkını yönelttiği kişiye mi aşık olduğu ciddi bir sorudur. Bu sorunun muhattabıysa, her şey bir yaz yağmuru gibi geçip giderken, hiçbir şeyi hiçbir şekilde atlamayan ve onu olduğu gibi kaydeden tarihtir. Yalnızlığın ve aşkın tarihi...Ben o tarihi okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra biter, her devrimin bir gün tamama erdiği gibi. Rutin egemenliğini ilan eder, başkaldırış sadakat formuna dönüşür ve o kontroldışı psikolojik yönetim işlevini kaybeder. Aşkın üremesi durur, kıskançlığa bağlı ifrazat türeyişi aniden kesilir. Boğaza yürüyen ateş, yanakları dolduran salyalar azalır, deforme olmuş sinirler tepkisiz kalır. Sonra dönüp bir de bakarsın ki, yıllarını verdiğin ve uğruna bütün bir benliğine karşı düşman olduğun aşk, yalnız bir boş zaman geçirme uğraşısıymış. Tüm o yürüdüğün yolları sırf o sefer bambaşka bir ruhla yürümek ve mümkünse o gün oradan geçişine, sırf aşkla kavruluyor halde geçtiğinden ötürü kutsal bir anlam atfedebilmek içinmiş belki de her şey. Bastığın taş, senin gibi bir aşığın ayakları altında eziliyor olduğundan manaya geliyormuş! Gözyaşları sırf sen döktüğün için acıtıyormuş, korku sırf sen dipsiz karanlıklarda olduğun için varmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrin kadınları, "benim kıymetimi bil, bilmezsen başkası bilir" der. Terk edilmenin ıstırabını başkalarının koynunda dindirirler. Başka kadınları hafiflikle suçlarken, kolayca başka erkeklere gitmekten çekinmezler. Başkalarıyla yatmanın nedeni de bellidir, suç yine bize aittir: "Beni terk edip gittiğinde, acımı dindirebileceğim başka bir şey bulamadım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1936 yılında Pavese'nin hissettiği aldatılmışlık hissiyle benimki arasında hiçbir fark yok. Bizi aldatanlar arasında da fark yok. Aşkların birbirine benzeyen motifleri ve karşı konulamaz sonuçları açısından da fark yok. Güzel zamanların hep eskiyen zamanlara sığındığı , geriye kan dolu bir pişmanlık ve irin kokan hatıraların sancısından başka bir şeyin kalmadığı aşklar işte yaşadıklarımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin kötüsü, aşkı yeniden keşfettiğimi düşündüğüm zamanlarda ben, Pavese'den haberdardım. Hatta aşık olduğum kadını kendime, belki de Pavese'nin sözleriyle aşık etmiştim (Ettiğimi sanmıştım). O gün üzerinde durduğum nokta, Pavese'yi okuduğum noktaydı. Bugünse Pavese'yi anladığım noktadayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve benim Pavese'yi anladığım nokta, ölümü ilk kez şimdi, o hastalıklı bedenim yorganın altında ateşten yanarken, açıkta kalmış ayaklarımın buza kestiğindeki o kesif soğuğu hissettiğim gibi bildiğim ve çaresizce kabullendiğim noktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8336157860452975989?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8336157860452975989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/28-nisan-1936-ya-da-23-ocak-2012.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8336157860452975989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8336157860452975989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/28-nisan-1936-ya-da-23-ocak-2012.html' title='28 Nisan 1936 ya da 23 Ocak 2012'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2287364418274866449</id><published>2012-01-17T12:34:00.000-08:00</published><updated>2012-01-17T12:40:25.671-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Galatasaray Taraftarları</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-AmelCGrhtXU/TxXctN4kdmI/AAAAAAAAAMY/67d0NrsrZAQ/s1600/harami.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-AmelCGrhtXU/TxXctN4kdmI/AAAAAAAAAMY/67d0NrsrZAQ/s320/harami.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698703572886386274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki alıntı, Galatasaray taraftarlarının geçenlerde internet üzerinden yaydığı bir metindir. Çok beğendiğim ve her kelimesine katıldığım için buraya iktibas yaptım. İyi okuyun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yıllardır peşinden çocuksu bir heyecanla koştuğumuz futbol topunun masumiyetini yitirerek kirlendiğini üzülerek kabul etmek zorundayız. Gönül verdikleri renkler ne olursa olsun, pek çok sporseverin de bu hayal kırıklığını paylaştığına eminiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolda organizasyon deyince 3-5-2 / 4-3-3 gibi saha içi dizilişleri hatırlayan sıradan insanların; futbol üzerinden haksız menfaat elde etmek için şike, teşvik primi, tehdit, baskı gibi sporun ruhuna tamamen aykırı araçları defalarca kullanmış organize suç şebekelerini ve çeteci zihniyeti hâlâ savunanları anlayış ve olgunlukla karşılaması da beklenmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemyeşil bir sahada, tertemiz bir topun yuvarlanması sonucu futbolun adaletinin 90 dakikaya sığdığına inananlar, savcılık makamının iddianamesini hazırladığı süreçte hiç olmazsa futbolu yönetme iddiasında olanlardan soğukkanlı ve adil bir çözüm beklediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki, gölgede kalmış ilişkilerden, kirli ezberlerden, kökleşmiş önyargılardan kurtulamayanların böyle bir niyeti hiç olmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Galatasaray Spor Kulübü’nün Fair Play ve spor hukuku dersi niteliği taşıyan onca sağduyulu açıklama ve uyarısına rağmen, varlık nedenini unutmuş görünen Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nun sorumluluktan kaçarak, ülke futbolunu bu hale getiren “olağan şüphelilere” suçun tanımını ve cezai karşılığını soracak olması da nesiller boyu anlatılacak son kara mizah olarak örneği olarak hafızalara yerleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dillerinden düşürmedikleri endüstriyel futbol teranesiyle maddi çıkarlarının zedelenmesi riskini öne sürerek futbol topunu kirletmekten çekinmeyenler bilmeli ki, maç bileti-kombine kart-lisanslı ürün-şifreli yayın için dekoder satın alarak futbol ekonomisini yaratan ve büyütenlerle, kolayca kandırabileceklerini zannettikleri futbolseverler aynı insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesiyle, nefesiyle, alın teriyle, emeğiyle, helal kazancıyla gönül verdiği kulüpleri destekleyen ve ayakta tutan taraftarlardır, aptal yerine konmak istenen insanlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz insanları heyecanlandıran ve mutlu eden basit bir oyuna, bunca pisliği bulaştırmış olanlardan hesap sorulmama ihtimalini, birilerinin kulağının üzerine yatarak üç maymunu oynamasını kabul edemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve buradan, futbolun tüm aktörlerine bir kez daha sesleniyoruz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukukun üstünlüğüne mazeret bulmayın, minareyi çalanlara kılıf aramayın. Futbol oyununu koruyun. Çıkar hesapları içinde bir gün öyle, bir gün böyle konuşarak artık kendinizi küçük düşürmeyin. Futbolu temizleyin ama önce siz temizlenin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yapamıyorsanız, niyetiniz ve cesaretiniz yoksa, biz de yokuz! Bunu yapamazsanız, işte o zaman dilinizden düşürmediğiniz “marka değeri”nin nasıl yerle bir olduğunu göreceksiniz… Ne kadar üflerseniz üfleyin, için için yanan bu ateşin sönmeyeceğini ve önlem alınmazsa elinizdeki pis kokan küllerin para etmeyeceğini de göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’ya hatta dünyaya meydan okuyan futbol takımları hayal eden bizlerin, UEFA ve FIFA tarafından “şikeci ülke” olarak damgalanması ve uluslararası rekabetten yıllarca dışlanması an meselesi olan Türkiye’nin içinde bulunduğu berbat açmaza duyarsız kalması beklenemez. Güzel ve yalnız ülkemize, en azından uluslararası spor arenasında hakkıyla sahip çıkması gereken herkesi de göreve çağırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Galatasaraylı Tevfik Fikret’in “Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin” sözünü hiç aklımızdan çıkarmadan, yalnız çıktığımız bu yolda bizlerle birlikte yürüyeceğinize inanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Galatasaray Taraftarları"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2287364418274866449?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2287364418274866449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/fikri-hur-vicdan-hur-irfan-hur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2287364418274866449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2287364418274866449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/fikri-hur-vicdan-hur-irfan-hur.html' title='Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Galatasaray Taraftarları'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-AmelCGrhtXU/TxXctN4kdmI/AAAAAAAAAMY/67d0NrsrZAQ/s72-c/harami.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-5022963027080204532</id><published>2012-01-12T11:11:00.001-08:00</published><updated>2012-01-14T03:57:23.289-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edgar Allan Poe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Randevu'/><title type='text'>Randevu'dan...</title><content type='html'>“sen her şeydin benim için, sevgilim,&lt;br /&gt;ruhumun hasretini çektiği,&lt;br /&gt;denizde yeşil bir adacıktın, sevgilim,&lt;br /&gt;bir pınardın, bir türbeydin,&lt;br /&gt;büyülü meyve ve çiçeklerle bezenmiş,&lt;br /&gt;ve tüm çiçekler benimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam edemeyecek denli aydınlık düş;&lt;br /&gt;salt söylenmek için&lt;br /&gt;yükselmiş olan yıldızlı umut!&lt;br /&gt;bir ses haykırıyor gelecekten&lt;br /&gt;“ileri!” ama geçmişim (kasvetli uçurumum!)&lt;br /&gt;üzerinde süzülüyor ruhum,&lt;br /&gt;dilsiz, hareketsiz, şaşkın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çünkü ne yazık ki tükendi&lt;br /&gt;benim için yaşamın ışığı.&lt;br /&gt;“asla-asla-asla”&lt;br /&gt;(diyordu vakur deniz&lt;br /&gt;sahilin kumlarına)&lt;br /&gt;çiçeklenmez yıldırım düşmüş dal,&lt;br /&gt;havaya ağmaz kanadı kırık kartal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi günlerim esrime içinde geçiyor&lt;br /&gt;ve geceleri gördüğüm düşleri&lt;br /&gt;kara gözlerinin ışıltısı&lt;br /&gt;göz alıcı akarsuların kıyıcığında&lt;br /&gt;semavi bir dans tutturan&lt;br /&gt;adımlarının parıltısı dolduruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazıklar olsun! seni benden ve&lt;br /&gt;gümüş söğütlerin ağladığı,&lt;br /&gt;puslu iklimimizden alıp&lt;br /&gt;kabaran dalgalar üzerinde&lt;br /&gt;aşk’tan asil yaşa ve suça&lt;br /&gt;ve kutsallıktan uzak bir yastığa&lt;br /&gt;götürdükleri o lanetlenmiş zamana!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edgar Allan Poe, Randevu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-5022963027080204532?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/5022963027080204532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/randevudan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5022963027080204532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5022963027080204532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/randevudan.html' title='Randevu&apos;dan...'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-3683012411538737426</id><published>2012-01-08T08:22:00.000-08:00</published><updated>2012-01-08T09:41:30.329-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Her Şey Yerli Yerinde'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahmet Hamdi Tanpınar'/><title type='text'>Her şey yerli yerinde</title><content type='html'>"Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda&lt;br /&gt;Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,&lt;br /&gt;Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan&lt;br /&gt;Kuru güz yapraklari ucuşuyor rüzgarda."     Ahmet Hamdi Tanpınar  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbim yanıyor. Üzerinde kat kat yıldızlı tel örgüleri, kan sızıyor battığı yerlerden. Damlıyor, akıyor, kokuyor yavaş yavaş. Ruhun azabını kızdırıyor sıcağıyla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesler çoğalıyor, binlerce evin binlerce gözünde aynı savaş patlıyor sözlerle. Keskin çığlıklar, bükülen kollar, kuruyayazan göz pınarları, iğrenç küfürler, taşmış bir hezeyan, tükürük, kan, ifrazat, hakaretler, iftiralar ve haddinden büyük yalanlar. Şehir örülüyor bu pisliklerle. İçki kana, kan kalbe, kalp ayağa düşüyor. Gece ayyuka çıkarıyor sonsuz bencilliğimizi, uykular yürüyor gözlere ve unutturmak istiyor kötülükleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldızlar var, her yanda. Bulutlar örtüyor üstlerini. Işıl ışıl güzelliklerini saklıyor onların, yavaş yavaş büyüyen bir kızıl giriyor boşluklardan. Gökyüzü, yeryüzü, binalar, insanlar, kalpler, yaşamlar, kavgalar, en fenası arzular, yok etmeler, çile ve daha fazla kan. Her şey yerli yerinde duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anlatmak için yaşamak" demişti Marquez Usta, hayatını anlattığı kitabının adına. Bana her zaman, hikayelerimizi örenin hayatın kendi elleri olduğunu anlatmıştır bu. Masamda otururken ve düşünüyorken, hissediyorken hikayem büyümez sayfada. Sokaklara çağırır beni bir şey, hiç de sakin olamam o anda. Bir melodisi çalınır dünyanın o gece, onu bulmam, dinlemem gerekir gözlerimi kapatıp. Aramak, bulmak ve dinlemektir meselem, her şeyi yerli yerinde görmek bir de. Varoluşumun bütünleyicisi olarak gördüğüm hikayelere düşkünlüğüm bundandır işte, bana yazdırsınlar diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şimdi odamdayım. Roman okumaya başladığım ilk zamanlarda aldığım bir karar vardı; anlatmak için önce yaşamalıydım, yaşamak zorundaydım. Bu bitti. Her şey bitti. Yaşamın herkesin hayatında öyle ya da böyle benzer şekillerle vuku bulduğunu gördüğüm anda bitti her şey. Çok sevdiğim ve beni de aynı kudretle sevmiş olan bir kadının benimle birlikte oturduğu parkta, kızıl bir geceye bakarken hissettiği şeyleri şimdi bana çok benzeyen bir adamla, tam olarak aynı şekilde yaşıyor olduğunu gördüğümde bitti. Gün batımının bütün ruhları korkunç bir geceye hazırladığını gördüğümde bitti. Durdum. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa, o da herkesin yaşadıklarının aynı olduğuydu. Herkesin bildiği bir hikayeyi neden anlatsaydım ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafka bir keresinde şunu demişti, Georges Perec onun üzerine bir kitap bile nakşetti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalan mıydı? Onca hayal kırıklığının, onca heyecan ve arzunun sinirlerimizi gerip gerip sonra yerine, ama bozuk bir şekilde bırakmasına gerek var mıydı? Dişlerin birbirine geçmesi mi gerekirdi ortada büyük bir savaşın olduğunu görmek için? Herkesin bildiği yolda yürüdüğünü kitaplara kesin kanıtlarla yazmanın yolu, onların hayatına girmek, ruhlarla gezinmek ve sonra da, alacağını aldıktan sonra gitmek miydi bir daha dönmeksizin? Yoksa bir masa, bir sandalye ve bir de yalnızlık yeter miydi canına?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kan durmalı artık. Böbreklerimi çürüten stres bitmeli. Hayatın sırrına Aureliano Buendia erebildi mi ki sen eresin? İşte, ölüyoruz. Zaman bütün kuvvetiyle koşarken, biz ölüyoruz. Onun ruhaniliği sarıyor her yanı, biz eşyaya siniyoruz salt. Eşya da kaybolunca; son bavul taşındığında içinde eridiğimiz evden, yalnız hatıralar kalıyor. Hatıraları taşıyanlar yok olduğunda, geriye ne hikayemiz kalıyor, ne adımız. Bir tek mezar taşımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatmak için yaşıyorduk ya da masamızdan hiç kalkmadan. Fakat film bitince herkes hemen unutmaya başlıyordu hikayemizi. Tek gerçeğin bu olduğu aşikar değil mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-3683012411538737426?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/3683012411538737426/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/her-sey-yerli-yerinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3683012411538737426'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3683012411538737426'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/her-sey-yerli-yerinde.html' title='Her şey yerli yerinde'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-1463453257247564195</id><published>2012-01-04T13:22:00.000-08:00</published><updated>2012-01-04T14:18:28.533-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeraltından Notlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dostoyevski'/><title type='text'>Yeraltım</title><content type='html'>Yeraltından Notlar için..;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır kalabalıklar içindeyim; nereden baksanız 20 yıldır! 20 yıllık kalabalığın ezdiği omuzlarım, içe doğru çöktüler. İnsan sesleri, beni büyüten akraba nasihatları, kadınlarla kavgalar, erkek erkeğe yapılan taşkınlıklar sırasında kabaran gürültü. Kulaklarımın ne kadar meşgul olduğunu size anlatamam. Onlar omuzlarımın tersine; içeriye değil dışarıya doğru büyüdüler. Çok konuşan bir toplumun eseri olarak, sağ ve sol yanımda sarktılar. Bir de saçlarım.. Dökülmesini de ağarmasını da kadınlara borçlu kıvırcık saçlarım... Döküldüler, hiç durmadan arzuladığım kadınların hayalinin bir yan etkisi olarak. Ağardılar yer yer, beni insan evladı gibi biri olarak değil de daha çok bir kısrak gibi gören validem yüzünden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bugün, dağılmış bir adamım. Herkesi kodlayan ve hayallerinin en uygun noktasına yerleştiren kocaman bir kalabalık tarafından darmadağın edilmiş bir adamım. Taşımak zorunda olduğum kişiliği taşıyamadığım için dağıldım, dağıtıldım. Beni bulmak istedikleri yerde olmadığım için cezalandırıldım. Bugün en basit bir saygının bile konusu olamadığımdan olsa gerek, kimseden bir şey bekleyemez hale geldim. İçine doğduğum kalabalığın beni dışa iterek yürüdüğü o bembeyaz boyalı dar koridorda, kapatılmak zorunda olduğum demirden kapısı olan odaya yaklaşırken kimsenin bana yardım etmeyeceğine inandırıldım. Herkese vermek zorunda olduğum sevgiyi talep edemeyecek kadar aşağılık olduğum yazdırıldı duvarlara. Dostlarım bile aşağılamakta bir beis görmedi beni, dumanlı gecelerin sabahında. Yalnızlık bile çok görüldü bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktı, biliyorum. Bana bakan gözleri, beni konuşan dudakları ve bana tepkisiz kalanları iyi anlıyordum. Beni yalnız aşağılamak, kendi sarsılmaz egolarını sivriltmek için yanında taşıyan adamların niyetini de iyi anlıyordum. Benimle oynayan kadınların, sevişenlerin, dialog kurmaya kalkıp bana acınası gözlerle baktıklarını iyi biliyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aptal değilim. Aşağılanabilirim ama aptal sayılamam. Herkes bilir ki zeki bir adamım, gözlerim çok şey okur, çok şey konuşur. Lakin biraz patavatsızım ve maymun iştahım da var. Fakat asıl mesele, karakterim bozuk. Herkes bende aşağılayabileceği bir şey bulur, konusu geldiğinde de gereğini yapar. Bense onlara susarım. Onları da kaybedeceğimden korkar, öylece oturuveririm yanlarında. Yüreğim öyle bir ezilir ki... Ve bazen de öyle bir yanma... Aşık olduğum fakat erişemediğim kadının karşısına bir gün, çok güçlü bir erkek olarak çıkacağım günü hayal ettiğim anlardaki gibi yanar kalbim. Boğazıma kadar ateş basar, tek kelime çıkmaz ağzımdan. İnancım yorulur, koyverir artık kendini. Derler ki sen, aşağıladıkları kadar varsın be adam! Hayallerine yerleştirdiğin dev aynalarındaki senle o insanların zihinlerine çizdikleri sen, öyle orantısız ki. Yeteneksizsin, kalpsizsin, küstahsın ve herkesi kendine hayran bırakmakla uğraşıyorsun. Halbuki tek bir özelliğin var; aşağılıksın. Hem de çok aşağılıksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsin, insanın kendini aşağılaması güzeldir ama bunu başkaları, hem de hakkıyla yaparsa bu hiç iyi olmaz. Mahluk bunu kaldıramaz, o insanların kocaman karakterleri küçücük omuzların üstüne çöküverir. Sözler sipsivri bir bıçak olur, bütün geceler boyunca saplanıverir vücuduna. Tenin bile öyle kalındır ki, pislik içindeki bir yaban domuzuna bile rağbet çoktur senden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi eminim ki, hayatta insanlar arasında yaşamaktan daha zor hiçbir şey yoktur. İnsanın bildiği gibi yaşaması, yalnız ruhunu doyurmak için çabalaması önünde bu kalabalıkların kılıç gibi sözleri, ok gibi bakışları vardır. Seni en başından en sonuna dek ittiren o iğrenç kışkırtmalar, büyük adam olmak zorundalığı ve kafese konulan zevklerin, öylesineliğin, oluruna bırakışların. Sen bu dünyada yaşamıyorsun albayım, senin ruhun da aramızda olmayı hak etmiyor. Kalbin zayıf, rekabetin yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşayan ölüler için en güzel yer kitaplardır, ruhları sayfalarda gezinir. Var git sen de yaşanacak bir yer bul, bir kütüphaneye sığın. Yerkabuğunun üstünde senin için kitaplardan başka dost kalmadı. Yeraltında uluyan, adını çağıran ölüler var, sayfaların arasından seni çekiyorlar. O eli tut albayım, o el ne kadar soğuk, ne kadar nasırlanmış olsa da, o eli tut, bil ki o, sana yalnız sen olduğun için uzanıyordur, emin ol...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-1463453257247564195?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/1463453257247564195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/yeraltm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1463453257247564195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1463453257247564195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2012/01/yeraltm.html' title='Yeraltım'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-6770293392621670092</id><published>2011-12-20T13:30:00.000-08:00</published><updated>2011-12-26T12:48:40.712-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oscar Wilde'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ernest Hemingway'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Italo Svevo'/><title type='text'>"Hayat mahveder bizi ama yenemez"</title><content type='html'>"Yoksa ben sigaraya kendi yeteneksizliğimin ayıbını yükleyebilmek için mi öylesine tutkundum? Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, üstün adam olur muydum? Belki beni tiryakiliğime zincirleyen de o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Italo Svevo, Zeno'nun Bilinci, Sayfa 22&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Uzun zamandır bu kadar gerçekçi satırlar okumamıştım. Soğuk hücremde, dünyamın ibaret olduğu penceremden dışarı bakarken, ne kadar da büyük hissederdim benliğimi halbuki! Büyük binalar görürdü gözlerim, büyük binalar ve büyük insanlar. Sonra, gri mi gri bir gökyüzü. Onun altında da hiç durmadan çalışan otobüsler; umut, heyecan ve kocaman düşler taşıyan otobüsler.. Hissettiklerim çok da temelsiz sayılmazdı hatta; doğudan batıya ve güneyden kuzeye giden bütün yolların, penceremden baktığım yerde kesiştiğine tanıklık etmek ne demek bilir misiniz siz? Bunun nasıl bir tarihsel sorumluluğu vardır, varlığıma nasıl bir anlam katmaktadır, farkında mısınız?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değilsiniz, çünkü çizgiler ve kesişimler yalnızca teferruattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilincimin ve bilinçaltımın kusursuz bir şekilde bir araya gelmiş bulunduğu varlığımda, bir türlü ne yapıp edip ortaya çıkamayışımın arkasında, elindeki şansı eşit dağıtmamak üzere görevlendirilmiş bir kaderciliğin olduğunu size söylemem gerekmiyor, çünkü siz de tam olarak aynı şeyi düşünüyorsunuz. Birbirinden farklı fakat pratik sonucu tam olarak aynı olan kaybolmuşluğumuzun kesinlikle çok önemli bir sebebi var, olmalı! Hayat acımasız, hayat adil değil ve bizim önümüze sürekli aşmamız gereken engeller çıkarıyor. Asla işimize geldiği gibi davranmıyor ve kesinlikle birilerine karşı oldukça cömertken, bize karşı alabildiğine cimri. Bize atalarımızdan yadigar sözler kalıyor sürekli tekrar etmemiz için. Bazılarıysa bu dünyanın en güzel şarkısını söylüyor. Siz de duyuyorsunuz bu şarkıyı, lakin eşlik edemiyorsunuz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yaşam, herkesin kendisini çok önemli bir oyuncusu olarak gördüğü hiç bitmeyecek bir halüsinasyondur. Her gün yeniden üretir rolünü ve yeniden umut pompalar damarlara. Giderek absürtleşen bir illüzyonun en büyük parçası olarak ruh, yaşamın bu sarhoş eden rolüne öyle bir dayar ki sırtını, ancak Hemingway'in o muhteşem hikayesindeki satırlar anlatır onun halini: "Hayat mahveder bizi ama yenemez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yenemiyor belki ama hayat mahvediyor bizi. Bizi biz yapan tüm umutlarımızı, kabe'deki putları teker teker kıran sahabeler gibi parçalıyor, teker teker. Her gün, içinde yaşamayı umut ettiğimiz bir başka paralel evrenimiz bir kara delikte son buluyor. Yaşanmak istenen anlardan biri daha toza karışıyor ve dünyanın bir başka noktasındaki bir başka insanın şarkısı oluyor. Bundan sonrasındaysa bizler için tüm mesele; bu yeryüzünde zamanı doldurmak ve kimseye yük olmadan çekip gitmek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onurlu bir kaybediş bizimkisi; "biz" yenilmiyoruz ama "o" mahvediyor. Biz yenilmediğimize tutunuyoruz, hayatsa mahvedişinin keyfini çıkarıyor. Biz acı bir türkü çığırıyoruz yokluktan, kimileri şarkılar söylüyor dans ederek. İşte hayat diyoruz ona, hep acımasız ama hep öğretici, ve biliyoruz ki Oscar Wilde'ın söylediği tüm sırrını ifşa ediyor onun: "Hepimiz aynı hendeğin içindeyiz, bazılarımız yıldızlara bakıyor."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-6770293392621670092?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/6770293392621670092/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/12/hayat-mahveder-bizi-ama-yenemez.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6770293392621670092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6770293392621670092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/12/hayat-mahveder-bizi-ama-yenemez.html' title='&quot;Hayat mahveder bizi ama yenemez&quot;'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-5453629332541645335</id><published>2011-07-27T13:02:00.000-07:00</published><updated>2011-12-20T14:03:46.679-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cesare Pavese'/><title type='text'>Keşke zaman bu kadar gaddar olmasaydı</title><content type='html'>Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?&lt;br /&gt;Cesare Pavese&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonsuzluk vardır; onun varoluşu taştadır. Yaşamın her nesnesi ve her anına anlam katmaya çalışanlar, bir taşta sonsuzluğu da bulurlar, hiçliği de. O taş orada öylece varolmuştur ve onu yokolmaktan alıkoyan yegane şey, sonsuzluğun kayıtsızlığıdır. Kayıtsızlıktır; yokolmak için bir neden gerekir. Manadır; varlığın özünü bununla açıklarız. Hayattır; taşı elinize aldığınızda sertliğini, fırlatıp attığınızda buna karşı koyamayışını, dağılıp gittiğinde o sertliğe tezat, güçsüzlüğünü gösterir. Acıdır, yüzyılların acısı içine işlemiştir, keyiftir ne düğünler, ne sevişmeler görmüştür.&lt;br /&gt;O taş ki, üstüne bir şair oturunca,  dünya ona arz olunur, kelimelerin döküldüğü dudaklar kesif bir gerçekle dağlanır. &lt;br /&gt;O taş, anılardır. Anıların ağırlığı, dünyanın ağırlığıdır. O taşı yüklenmen mümkün değildir. Bu yüzdendir ki taşın biricik işlevi, üstüne oturulabilecek bir zemin yaratmaktır. Pavese'nin yaşamı ibaret kıldığı olgular da öylesine varolmuş bir taşın üzerindeyken anlaşılmıştı belki de. Bütün bir sonsuzluğun üstüne oturulunca ancak manaya bürünebilir her şey; rüzgar, gökyüzü ve bir de yapraklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beceremedik, olmadı. Seni sen yaptığına inandığın her şeyden vazgeçmen, bir kadını sana bağlamana yetmedi. Anlardan ibaret bir dünya, zamanın büyük yıkıcılığına karşı koyabilirdi ancak, yapamadı. Çünkü anlar, zamanın ona izin verdiği kadar vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman öyle uğursuz ki,kadının sana hissettiklerini unutturuyor. Zaman anlar yaratmana izin veriyor, anlar anılar yaratıyor, zaman anıları yokediyor. Her şeyden sonra dönüp geldiğimiz noktada bütün hücrelerimizde yalnız acı birikiyor. Acının biriktiği yerde ağıt, ağıtın olduğu olduğu yerde gözyaşı ürüyor. &lt;br /&gt;Keşke zaman bu kadar gaddar olmasaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgar estiğinde tenimi hissediyorum. Bir el sırtımda dolaşmazsa, geride bıraktıklarımdan haberim yok. Her hüsran, zaten hep söylendiğimiz acımasızlığı yeniden haklı çıkarıyor. Zaten ulaştıklarımız hep karşı koyduklarımızsa, bütün bu çabalar neden?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-5453629332541645335?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/5453629332541645335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/07/ve-yasam-yalnz-ruzgar-yalnz-gokyuzu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5453629332541645335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5453629332541645335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/07/ve-yasam-yalnz-ruzgar-yalnz-gokyuzu.html' title='Keşke zaman bu kadar gaddar olmasaydı'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-1040294774270922795</id><published>2011-07-17T08:52:00.001-07:00</published><updated>2011-12-20T14:03:23.802-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hedonism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Skin'/><title type='text'>Hedonism</title><content type='html'>Arabalar paralel park edilmiş, ay mogan gölü'ne damlarken bir kadın ve bir erkek, o arabalara dayanmış öpüşürler. eller yanaklardan kayar pürüzsüzce, boynu tutar, hiç gitme demenin kadim anlatımıdır. bütün bir bozkır yavaş ilerleyen arabaların farlarıyla bir ışır bir sönerken radyo odtü, tam da sırasıymış gibi bize unuttuğumuz, uzun zamandır dinlemediğimiz lanetli bir şarkı çalar: hedonism. geceye, koca bir karanlığa haykırılan lirikler, anlamından soyunmuş ve yalnız o kadının harika sesiyle hayat bulurlar o an; aşk insanın tüm melekelerini dondurmuştur ve bir gün sonrasını hayal edemez haldedir. o anın dayanılmaz "yaşanma" hissi, yüreği parçalayan aşkın büyük şiddeti adamı yeisten, velveleden alıkoyar da hayat mogan'da sonsuzluğa ulaşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün geçer, o gün gelir, sevgili gitmiştir. sıkılmış ve gitmiştir. ayın yekpare bir kalbe yarılıp da düştüğü o gece unutulmuş, kadın gitmiştir. beyne notalar dolar, kusursuz bir nizamla bir araya gelir, sabaha kadar çalınırlar. uzun zamandır dinlemediğiniz o lanetli şarkının lirikleri gömüldüğü bozkırdan fışkırır, beyinden kalbe bir adımlık yolda gider ve skin, sesiyle can verdiği gerçeğe, o lanetli gerçeğe sizi ortak eder. &lt;br /&gt;bir gözyaşı damlar mogan'a, ay yarılır, bütün bir or-an şehri lanetli bir şarkının mırıldanmalarıyla uyanır. sevgili gitmiştir ve dönse bile, asla eskisi gibi dönmeyecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-1040294774270922795?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/1040294774270922795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/07/hedonism.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1040294774270922795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1040294774270922795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/07/hedonism.html' title='Hedonism'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-216971684476158046</id><published>2011-04-29T11:20:00.000-07:00</published><updated>2011-05-30T11:56:57.757-07:00</updated><title type='text'>Butimar’ın Boz Kanatları</title><content type='html'>I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran edebiyatının ornitolojik efsanesi Butimar Kuşu, sözüm ona deniz suyu içerek hayatta kalan bir kuştur. Butimar bir gün deniz kıyısına çöker, kocaman boz kanatlarını açar, denizi seyre dalar. Denize öyle bir aşkla tutkundur ki, suyundan bir damla içerse onun kuruyacağını düşünür, namütenahi bir endişeyle su içmeden, denizin başında öylece durur. En sonunda susuzluk Butimar’ı öldürür, deniz ise dingin ve vakar dolu, sonsuza parlamaya devam eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen öyle zamanlar olur ki, sevdiğiniz kişi tam karşınızda ve mutlak bir sessizlikle donanmış bir halde gözlerinize bakarken, bir cafenin köşesinde içinize bir kasvet çöker. Bu kasvet sizi hareket edemez kılar, sevginiz de diliniz de o kasvetin sirayet ettiği kanserli dokulara dönüşür. O kadını ya da adamı çok seviyorsunuzdur, sadakatiniz ve ilginizde hiçbir sakatlık yoktur, ilişkiyi tehdit eden bir ayrılık, ayrı kalma, gelmeler, gitmeler söz konusu bile değildir ama (ve işte tam da) bu sebeplerden ötürü kendinize biteviye “Ya bir gün giderse?” diye sorarsınız. Her şey alabildiğine heyecan verici gidiyorken, sanki çok uzak bir yerlerden çağlamış bir ölüm korkusu gibi, ilişkinizin biteceği korkusu sarar benliğinizi ve kendinize, o anın da tüm diğer anlar gibi sevgiliyle geçirilecek keyif dolu anlar olması gerekirken, neden böyle korkunç bir umutsuzluk dehlizine daldığınızı sorarsınız. Eğer içinde bulunduğunuz ilişkiye bir kişilik büründürürseniz, bu soru, bu dipsiz şüphe o kişiliğin “Existenzangst“’ına dönüşür, ilişkiye bireylerden bağımsız bir sıkıntı aşılar. Siz bu sıkıntıyı, aynı kendi var oluş sıkıntınızda olduğu gibi, o ilişkinin hüküm sürdüğü tüm zamanlarda hissetmeye başlarsınız, zihniniz her küçük kavga ya da anlaşmazlıkta o ilişkinin ölümü endişesiyle dolar taşar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgi çiftleşmek değil, tekleşmektir.” diyen Cemal Süreya’nın izinden gidersek; iki ruhu tek bir varlıkta birleştirmiş aşık, Butimar gibi denizin kıyısında kalıvermek ve azaptaki ruhu ölüme terk etmemek için, bir aşkın, tertemiz bir sevginin en büyük zehirleyicisi “Ben”i yardıma çağırır. Zihninin ve narin ruhunun bu dayanılmaz endişe* karşısında eriyip yok olmaması için “Ben”in yapması gerekenler vardır. Kavgalar, büyük sözler, suçlamalar, hakaretler, hatta küfürler, en çok da kıskanmalar “Ben” in ekseriyetle başvurduğu yöntemlerdir. Aşk o ilişkinin tasavvufi yönü olurken, kıskançlık materyalist yanı çağrıştırır. Tasavvuf, yani burada aşk mutlak huzuru bulacağımız yer olmaktan çok, mutlak huzuru bozan ilk sebeptir. İlişkinin “Existenzangst”ına karşı var olmakta direnebilmenin yolu haline gelmiş materyalizm, yani burada kıskançlık ise bizi var olmanın o sarsıcı endişesinden kurtarırken, bir yandan ilişkinin tam ortasına saatli bir bomba yerleştirir. Bombadaki saatin kaçı gösterdiği bilinemez, fakat geriye doğru aktığı kesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu karmaşık ilişkilerin, sonu gelmez kavgaların ya da o basit “Seven insan kıskanır.”özdeyişinin temelinde, Ingeborg Bachmann’ın estetize ettiği “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar.” odaklı iktidar sorunsalını aşan bir şekilde, bu naif gerçek yatar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan önce hisseder. Önce aşk var olur, sonra iktidar alanı kurulur. Aşkınızın varlığından şüpheniz yoksa, kıskançlığınız beyninizin art alanı için yaşamsal bir önlemdir. Kıskançlık mekanizması bir uyuşturucu olarak, bir yandan içinizdeki sıkıntıyı, ilişkinin ansızın biteceği kaygısını sizi konunun özünden uzaklaştırmak suretiyle hafifletirken, bir yandan da ilişkinin gövdesine karşı ataklar düzenler. Bu ataklar bünyeyi zayıflatır, kıskanmak da adeta bir uyuşturucu bağımlılığı gibi her raddede dozunu arttıran, fakat verdiği keyif etkisi azalarak daha çok acıya dönüşen ve en nihayetinde ilişkiyi ölüme götüren bir öğe haline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıskançlık hissinin kökü, şüphesiz ki üçüncü kişinin varlığıyla birdir. Yaşam olanca hızıyla akarken, aklımıza hücum eden ölüm korkusu ilk düşünceyse, bu düşüncenin ilk tepkisi “Peki ama nereye?” olacaktır. Sevginin yoğun bir şekilde yöneldiği kadını kaybetmek korkusuyla masanın kenarına sinmiş aşık da, “Benden gidecek ama nereye?” diyecektir. Bu ikinci soru, Butimar’ın saflığını temsil eden ilk sorudan kesinlikle daha çetrefilli ve “haset” kokanıdır. İşin içine ilişkinin boyutlarını aşacak şekilde yeni kimseler girecek, ilişkinin yemyeşil ve şölenlerle dolu bahçesi, karanlık, acı ve şehvet dolu bir yer altı mahzenine dönüşecektir. Erkeğin kalbi, testesteronun egemenliğine boyun eğip, bütün ilişki aşk ve nefretin değişik yoğunluklarla karıştığı bir histeri krizine dönüşene kadar, nefretin, ilişkinin ölümü korkusunun def’i noktasında hayati bir işlev gördüğü anlaşılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal bir refleks olarak kıskançlığın ıstıraba dönüşmesinde, erkek açısından bir iktidar problematiği olduğu açıktır. Kadının daha patetik yaklaştığı durumlar, erkek için alabildiğine vandal, algı ve anlayıştan uzak süreçler olarak gelişir. Karakteristik olarak, içsel bir güçsüzlük ve yetersiz kendine güvenin yapısını hazırladığı patern, erkek eliyle kadınların tekmilini birden mevcut ve yeterince işlevsel eril ahlaki sistemin boyunduruğu altına girmeye zorlayan bir dayatmaya dönüşür. Aşağıda, Mehmet Ergüven’in Hürriyet Gazetesi yazarı Ayşe Arman ile 29 Mart 2009’da yaptığı “Ertelenmiş Hazlarla Yaşanmaz” üst başlıklı mülakatından ve Cesare Pavese’nin Opus Magnumu “Yaşama Uğraşı”ndan alıntıladığım iki tespit bu dayatmaların köküne dair oldukça zihin açıcıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz erkekler, hep korkuyla yatağa giriyoruz. Bundan kurtulmanın en kestirme yolu da, karşımızdaki kadının mukayese yapabilme olanağını baştan engellemek. Niçin bakire olsunlar diye tutturuyorlar sanıyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıskançlığa karşı geçici bir çaredir cinsel ahlak. Bir başka erkeğin cinsel gücüyle herhangi bir karşılaştırmayı önleme çabasıdır. Kıskançlık ise, böyle bir karşılaştırma yapma zorunda kalma korkusudur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III&lt;br /&gt;Madem Butimar’la başladık, burada konudan sapalım ve modernizmin bilge ve melankolik neferi Sadık Hidayet’e yürek verelim; onun Butimar’ını anlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben hep dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. Butimar deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına. Ama ben hiç de öyle yapamam şimdi.”**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Butimar, altruist bir var oluşla değil de, insanoğlu gibi birçok “Ego” ile donanmış olsaydı, hiç şüphe yok ki ilk yapacağı şey eğilip dalgalı suya bakmak olurdu. Deniz suyunda yansıyacak aksi onun, Narcissus’un durgun suya baktığında gördüğü karşı konulamaz güzelliğine benzer şekilde, kendi benliğinin baş döndüren cazibesine kapılmasına sebep olacaktı. İşte bu “Ben” bilinci insanın ölüme ( burada ilişkinin ölümüne ), o her lahza hissettiği “Existenzangst” a meydan okumasına imkan verir. Yani muhteviyatı gereği bir iktidar alanı olan kıskanma hissi, varlığın devamı için de “Sine qua Non” bir unsur olarak vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Butimar’ı dalgalı sudaki aksine bakmaktan alıkoyan şey, hiç şüphe yok ki ontolojiktir. İnsansa o sudaki kendine baka baka var olur. Sadık Hidayet, Butimar’ın yolundan ayrılırken içindeki devinimin, peşine takılıp gittiği kendini anlatma derdinin yolunda, susmayı kutsamaz ve varlığının bilincine “Ben”iyle karşı koyarak vakıf olur. Sükutu tefekkürle özdeşleştiren serverin yolunda mutluluğu, huzuru bulamaz, hatta aramaz bile, geniş kanatları bin bir dertle açılır, bin bir dertle yakınır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Butimar’ın ölümü, sevginin pasif azmettiriciliğinde gerçekleşir.  Sadık Hidayet’se içindeki sevgi denilen ateşi söndürmeden, bile isteye yürür girdabın dibine. Ne olursa olsun ölümden daha ciddi hiçbir şeyin olmadığı kesinse ve sanık da “aşk”sa, ölüme yürüyen aşık, yürüten maşuksa, sevgi denilen şeyin ellerinde kan var demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzdendir işte; mutlaka, “faşizm” kan kokar, kan döker. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ne kadar dayanılmaz bir endişe olduğunu anlatabilmesi için Bilge Karasu’nun sözleriyle; “Kaygı da korku gibi kendi memesinin oburudur.”&lt;br /&gt;Bilge Karasu, Kılavuz, Metis Yayınları, 2010, 6. Baskı, s. 88.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Sadık Hidayet, Kör Baykuş, Farsça’dan çeviren: Behçet Necatigil, Yapı Kredi Yayınları, 2009, 5. baskı, s. 39.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-216971684476158046?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/216971684476158046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/04/butimarn-boz-kanatlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/216971684476158046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/216971684476158046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2011/04/butimarn-boz-kanatlar.html' title='Butimar’ın Boz Kanatları'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-782771498637465999</id><published>2010-05-19T02:16:00.000-07:00</published><updated>2010-05-22T15:22:55.467-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakan Günday'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Koza Dergi'/><title type='text'>Frankfurt’tan Cebeci’ye: Hakan Günday</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CSARPER%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Frankfurt Hauptbahnhof…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir yabancı. 100. yaşının doğum gününe hazırlanan birkaç sert kabuklu Alman’ın arasında, karşısındaki insanları anlama gayreti içine düşmüş genç bir yabancı. Çok uzun boylu sayılmaz. Tıknaz. Saçları siyah ve nispeten uzun. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kitaplar yazmış. Henüz hiçbiri Almanca’ya çevrilmemiş. Sert kabuklular arasında da Türkçe bilen birine benzeyen kimse yok. Mekandaki buluşmaya anlam katabilecek&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hemen hemen hiçbir şey yok. En azından daha oluşmamış. (Hiçbir kitabını okumadıkları, dahası okuma imkanlarının olmadığı, Türkiye’den çıkıp gelmiş bir yazarı merak eden bir kitleden bahsediyorum size. Olur şey değil.)&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Konuşuyorlar. Daha doğrusu genç adam anlatıyor ve yanındaki çevirmen konuşmasını Almanca’ya çeviriyor. Dinazorlar dinliyorlar. Dinledikleri şey yazları tatil için gittikleri Antalya’da nasıl kazık yedikleri. Budala bir turist sürüsünün toplumun belki de en üçkağıtçı tabakası arasında nasıl yolunduklarını gözlemlemiş bir adam, oturmuş, gözlerinin içine baka baka sistemi anlatıyor. Pis bir gerçeği, adeta suratlarına tükürüyor…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hakan Günday insanlara gerçeğin acımasız taraflarını, farklı bir dil ve &lt;b style=""&gt;zekice&lt;/b&gt;* oluşturulmuş metaforlarla nasıl anlattığından bahsediyor. Bugünlerde İstanbul’daki özel bir tiyatro tarafından da oyunlaştırılan Malafa’yı anlatıyor. Malafa’daysa Antalya’da bulunan kurgusal bir kuyumcuyu... Topaz Jewellery Center.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“Bu kitabın adı Malafa. &lt;i style=""&gt;Malafa&lt;/i&gt; Türkçe’de bazı parçaları tornalamak için kullanılan bir alet anlamına geliyor. &lt;i style=""&gt;Malafat&lt;/i&gt;sa argoda penis anlamına gelir. İşte ben bu kitabın adını Malafa koydum, kitabı da eksik kalan o T’yi yerine koyabilmek için yazdım.” &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sert kabuklular arasında iki tane Türk okuyucusu var. Her Hakan Günday okuru gibi; Kinyas ve Kayra’da suratına varlık ve hiçliğe dair biteviye tokatlar yemiş, bu romanı keşfetmesinin hayatında yaptığı en büyük hatalardan biri mi olduğu, yoksa bu yaşta ve bu dilde okumasının başına gelebilecek en güzel şey mi olduğuna karar veremeyen iki genç. İlk izlenimleri; tuhaf. Dedim ya, mekana anlam katabilmeniz çok zor. Gözlerimiz Hakan Günday’da. Kesinlikle onu daha farklı hayal etmiştik. Mucizevi şeyler yazdığına inanılan bir adamın mucizevi, senden benden başka bir hali olacağını beklemek klasik bir okur yanılgısıdır ya, öyle işte. Önce zihnimizdeki tüm Hakan Günday imgelemi yıkıldı ve sonra onu yeniden yaratmaya çalıştık.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tok bir ses. Dura dura, ama sözcüklerini dökmeye başladı mı bu işi seri bir şekilde yapan bir adam. Konuşurken bir yandan da söylediklerini yeniden ve yeniden düşünüyormuş gibi bir hali var. Aslına bakarsanız bu, sorgulayan beynin işkolikliği olsa gerek.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hakan Günday’da efsunlu bir hal, melankolik bir tavır falan yok. Adam işte, sert bir adam. Aforizmaları, gözlemleri, hayatın en sert yanlarını acımasızca karakterize etmesi ve kurşun gibi ağır lafları. Hakan Günday okuyan birinin gerildiğini, yüzünde kırışıklıklar oluşarak okuduğunu duyardım, doğrudur. Yine de tatlı gülüyor. Ve okurlarıyla tatlı konuşuyor. Sevgi veriyor. Hissediyorsunuz. Ve garipsiyorsunuz. Yarattığı sanat yapıtlarına olması gerekenden daha çok yaklaşan, onun içine giren okurları olarak onun romanlarında yaşayan karakterlerden aslında hiçbiri olmadığını biliyorsunuz ama size sanki her karakterde Hakan Günday’ın ruhu varmış gibi geliyor ya, ondan. Soruyorsunuz; sen bu romanların neresindesin be adam? Her yerinde, ya da hiçbir yerinde diyor cevap olarak. Ne cevap ama?!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hakan Günday, Frankfurt’taki bu enstantanenin ardından 2009’un Ekim’inde Mülkiye’ye geldi. Yeni kitabı Ziyan yayımlanalı bir ay kadar olmuş, birçok gazetenin kitap eki, hafta sonu ekleri yeni kitabı ve kendisiyle ilgili haberler, eleştiriler yayınlamıştı. İyi bir kitap yazdığının farkındaydı. Eserine güveniyordu. Sıcak bir günün öğleden sonrasında, kendisini getiren İstanbul treninden indi, bir zamanlar öğrencisi olduğu Mülkiye’ye, belki de hatrında kalan bir tatil dönüşünü anımsayarak geldi. Cebeci’nin hiç değişmemiş sokaklarında yürüdü, ilk romanının ilk satırlarını yazdığı Saray Oteli’nin önünden geçti. Saray Oteli bomboştu. Oteli yıkmaya başlamışlardı. Hakan Günday durdu, binanın içinde çalışan amelelere baktı. “Vurun” dedi, “daha sert vurun”. “Siz vurdukça sertleşir düşünceler.”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Müthiş sigara içen bir adam gördük. Körüklüyor derler ya hani, tam olarak öyle. O zaman anladım fakültenin toy delikanlıları arasında bu sigara içme tarzının neden yaygın olduğunu. Sanat yapıtı üretmenin yolu, belki de onun tali unsurlarını tatbik etmekle başlıyor ha?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Okulun karşısındaki kafede oturduk biraz. Punktan, Celine’den, Hesse’den bahsettik. “The Monks” dedi bize. “Dinlediniz mi hiç?” Aramızdaki hiç kimseden ses çıkmadı. Sonra minik kafa sallamalar sökün etti. Muhabbetimiz boyunca ne çok kafa salladık.... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Derken mektebe girdik. Hakan Günday, kantinde oturup kağıt oynayanları, sabah sürdüğü ojesini arkadaşına gösteren rüküş kızı, el ele kütüphaneye yollanan yüzü sivilce dolu çiftleri, botanikte pinekleyen anarşistleri, mektebin duvarlarındaki sol parti ve organizasyonların afişlerini, duyurularını gördü. Küba kantinine indi, Küçük Amfi’ye girdi. Yavaş yavaş çoğalan bir kalabalığın üstüne dikti gözlerini. Gergindi. Sanki ilk kez insan karşısına çıkıyor gibiydi. Siyah deri çantasını masanın üstüne koydu. Derin bir nefes aldı, Küçük Amfi’nin tozlu, nem kokan havasıyla göğsünü doldurdu. “Borçlar Hukuku” dedi. “İbrahim Kaplan.” Herkes sustu ve o konuşmaya başladı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Mülkiye sıralarındayken öğrencilikten istifa ettiği günü hatırladı. İşte o gün Kinyas ve Kayra’nın ilk cümlesini yazmıştı:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“Asansör dördüncü katta durdu.” &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;Bu yazı Mülkiye Edebiyat Topluluğu dergisi Koza Bahar 2010'da yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-782771498637465999?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/782771498637465999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/05/frankfurttan-cebeciye-hakan-gunday.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/782771498637465999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/782771498637465999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/05/frankfurttan-cebeciye-hakan-gunday.html' title='Frankfurt’tan Cebeci’ye: Hakan Günday'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-5559589614439815792</id><published>2010-02-28T12:19:00.000-08:00</published><updated>2010-02-28T12:31:33.712-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mülkiye Edebiyat Topluluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Koza Dergi'/><title type='text'>Mülkiye Edebiyat Topluluğu- Toplantı 2010 !</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S4rSNuFstlI/AAAAAAAAAE0/eKN5tNsVnDA/s1600-h/koza+dergi+kapak+foto.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443394232782730834" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 289px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S4rSNuFstlI/AAAAAAAAAE0/eKN5tNsVnDA/s320/koza+dergi+kapak+foto.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin edebiyat seven tüllabı tarafından yürütülen/yaşatılan Koza- Mülkiye Edebiyat Topluluğu 2010 yılındaki çalışmalarını belirlemek üzere biraraya geliyor. 4 Mart 2010 Perşembe günü gerçekleşecek toplantıda 4 başlık çerçevesinde tartışılacak konular şunlar: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;a) Vize sonrasına (Nisan) yetişecek olan Koza 2010 yazıları, görev paylaşımı, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;b) Bahar döneminde yapmayı planladığımız okumalar ve onların şedülü, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;c) Olası söyleşi planları ve düzenlenmesi düşünülen Ece Ayhan günü,&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;d) Ve tabi ki yeni üyelerle tanışma&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu baharda, Mülkiye'de olup edebiyata dair bir şeyler paylaşmak isteyen herkesi toplantıya bekliyoruz!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tarih: 4 Mart 2010 - Perşembe&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Saat: 16.30&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yer: Alt Kantin / SBF&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-5559589614439815792?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/5559589614439815792/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/02/mulkiye-edebiyat-toplulugu-toplant-2010.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5559589614439815792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5559589614439815792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/02/mulkiye-edebiyat-toplulugu-toplant-2010.html' title='Mülkiye Edebiyat Topluluğu- Toplantı 2010 !'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S4rSNuFstlI/AAAAAAAAAE0/eKN5tNsVnDA/s72-c/koza+dergi+kapak+foto.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-3024259568378505997</id><published>2010-02-03T13:33:00.000-08:00</published><updated>2010-02-04T00:25:08.723-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kerbela'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Geç Kalanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Devlet Tiyatroları'/><title type='text'>DT'nin 60. Yıl Oyunları - 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S2qD8YxKL4I/AAAAAAAAAEs/6Kzfg3i9KsQ/s1600-h/60_yilda_60_yeni_yerli_oyun_01.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434300973839953794" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 196px; CURSOR: hand; HEIGHT: 228px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S2qD8YxKL4I/AAAAAAAAAEs/6Kzfg3i9KsQ/s320/60_yilda_60_yeni_yerli_oyun_01.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Uzun zamandır tiyatro yazmıyorum. Sinema, romanlar ve siyaset derken tiyatroyu ihmal ettim. Açıkçası bu dönem çok fazla da oyun izleyemedim. 60. yılını kutlayan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun yeni sezonda sahnelediği 13 yeni ve yerli oyunundan yalnızca 5'ini izleyebildim. Bu 5 oyundan Krem Karamel isimli rezalet oyun dışında 4'ünün kritiğini yapsam çok rahatlayacağım!&lt;br /&gt;Önce izlediğim ilk iki oyunu anlatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, bu sezon izlediğim ilk "yeni" oyun Geç Kalanlar'dı. Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Pervin Ünalp'in yazdığı Geç Kalanlar, konusu itibariyle çok banal bir tema üzerine oturtulmuş. Birbirinin kıymetini bilmeyen bir çift var ve bu çift ilişkiye öyle ya da böyle dahil olmuş bir 3. "bilge" tarafından empati öğrenimine tabi tutuluyorlar. Oyun size bu basit konu üstüne bazı çeşitlemeler sunarak farklılıklar sağlıyor. Bu farklılığın en bariz olduğu nokta, özellikle 2. perde ile gelişen "görmüş geçirmiş" bilge kişinin nüktedan dili ve karşısındakilerle hamurla oynar gibi oynaması. Bu nokta seyircide ani kahkalara neden olacak kadar eğlenceli bir ortam yaratmış. Füsun Günuğur da rolün üstesinden hayli hayli geliyor.&lt;br /&gt;Bir diğer noktada ise oyunun sonlarına doğru gelişen bir nevi "The Ghost" vakası var. Patrick Swayze ve Demi Moore'un Oscar ödüllü meşhur filmi "The Ghost"(1990)'takine benzer bir şekilde oyundaki erkek karakter hayaletleşiyor. Oyun bu hayalet erkek karakter ve kadın karakterin yoğun dramatizasyonlarıyla nihayete eriyor.&lt;br /&gt;Tabi bu durum seyirciyi tam olması gerektiği gibi yakalarken, bir yandan da ikiye ayırıyor. Bir kısım "The Ghost"u izleyenler ve onu hala hatırlayanlar olarak oyunun "arak" olduğunu iddia etmeye yönelirlerken, filmden habersiz olanlar ya da onunla çok da örtüştüremeyenler oyunu oldukça başarılı buluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun son bölümü "The Ghost"a çok benziyor. Fakat bu bölüm oyunun çok kısa bir bölümünü yansıtıyor. Asıl olarak oyunun teması ile filmin temasının da ayrı olduğunu düşünürsek, oyundaki bu unsurun filmden birebir "arak" olduğunu iddia etmek biraz acımasız bir eleştiri gibi kalıyor. Fakat insanlar benzetmekte de haksız sayılmazlar.&lt;br /&gt;Bu eleştirilerden bağımsız olarak, yukarıda değinmeyip sona bıraktığım, Levent Şenbay'ın enfes oyunculuğunu görmek için dahi olsa gitmelisiniz. (Tabi buna tanıklık ederken Dilara Keyf Günüç'ün Şenbay'ın gölgesinde kalan sıradan oyunculuğu ile anne rolündeki Deniz Alver Çamlıdağ'ın tamamen eklektik ve doğallıktan uzak oyunculuğuna katlanmanız da gerek!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim 2. sırada izlediğim oyuna. Daha doğrusu muhteşem bir tiyatro eserine! Kerbela.&lt;br /&gt;Açıkçası Kerbela tek kelimeyle; muazzam. Bir tiyatro oyunundan öte, aslında bir şov. Çok kalabalık bir ekip tarafından(yaklaşık 120 kişi) sahnelenen Kerbela'nın müzikleri, koreografisi, dekoru, ışık ve duman efektleri seyircinin daha çok dikkatini çekse de asıl olarak çok titiz bir şekilde oluşturulmuş metni dikkat çekiyor. YKY'de çevirmen olarak adını çok gördüğümüz Ali Berktay tarafından kaleme alınmış olan metin öylesine duru ve akıcı ki, tam olarak 3 saat 15 dakika süren oyun içerisinde, çoğu zaman hikayenin bir anlatıcının dilinden destansı bir şekilde anlatılmasına rağmen sizi metinden ayıracak, olay dizgesini kaçırmanıza sebep olacak hiçbir şey gerçekleşmiyor. Bu yorumun konsantrasyonu çok küçük yaşlarından beri kolayca dağılabilen ben tarafından yapılıyor oluşu samimiyetini arttırıyordur diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun göbeğinde bir "mersiyehan" var. Bu anlatıcı, çevresinde siyahlara bürünmüş kızlar olduğu halde Kerbela'da vahşice katledilen Hüseyin ve taraftarlarına dokunaklı ses tonuyla mersiyeler düzüyor. Bir yandan da hikayeyi Ali'nin öldürülmesinden bu tarafa öylesine duru şekilde anlatıyor ki seyirci hem tarihsel bağlamı hem de kişilerarası husumetleri kolaylıkla takip edebiliyor. Kerbela metindeki başarısını Hasan bin Ali rolündeki Erdinç Gülener'in performansıyla doruğa çıkarıyor. Genç Osman'da Kutay Sungar'a benzer bir kurguyla oyuna yerleştirilmiş olan Erdinç Gülener , bu rolün altından kolaylıkla ve dahası kendine hayran bırakarak kalkıyor. Önümüzdeki dönemlerde Erdinç Bey'in adını daha sık anacağımız kesin. (Not: Başta Erdinç Gülener olmak üzere diğer oyuncuların makyajları çok başarılı olmuş. Hasan ve Hüseyin'in günümüze ulaşan resimlerine uygun olarak gerçekleştirilmiş.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun hakkında 2 satırlık bir eleştirim olacak. Açıkçası oyun biraz fazla dramatize edilmiş. Oyunun çok fazla "Şii- Alevi" tarafından bakılarak hazırlandığı eleştirisini bir yana not ederek devam edersek, bu aşırı dramatize durum oyunu izlemeye gelen birçok seyirciyi de gözyaşlarına boğuyor. Benim izlediğim gün arkamda öylesine ağlayanlar vardı ki, hıçkırıklardan, sümük çekmelerden, iniltilerden yer yer oyunu takip edemediğim oldu! İnsanları ağlatmak, güldürmek ya da başka düşüncelere ve eylemlere sevketmek elbette tiyatronun olmazsa olmazları. Fakat bunun belli ölçüde tutulması, en azından bir süre deneyimlendikten sonra makul bir noktaya çekilmesi gerek. Yoksa o enfes müzikler, 2.perdede sahnede bir süre türkü söyleyen sanatçının(ki bence bir tiyatro oyuncusundan çok profesyonel bir ses sanatçısıydı) yakan sesi hepbirlikte, seyirciyi histeri krizlerine sürüklüyor! Üstüne ortaya çıkan alevi dedesi falan derken, ruhanilik ve duygu yükü çığrından çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl-ı kelam, Kerbela bu sezonun bence, diğer 8 oyunu görmeden söyleme cüreti gösteriyorum ki, açık ara en iyisi! Mutlaka görün!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-3024259568378505997?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/3024259568378505997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/02/dtnin-60-yl-oyunlar-1.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3024259568378505997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3024259568378505997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/02/dtnin-60-yl-oyunlar-1.html' title='DT&apos;nin 60. Yıl Oyunları - 1'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S2qD8YxKL4I/AAAAAAAAAEs/6Kzfg3i9KsQ/s72-c/60_yilda_60_yeni_yerli_oyun_01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-9884794968860589</id><published>2010-01-22T08:24:00.000-08:00</published><updated>2010-06-02T11:19:45.306-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cemaat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Darbe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Demokratlık'/><title type='text'>Hayatta güzel Darbeler de vardır!</title><content type='html'>Bir Fettullahçı için insanlar ikiye ayrılırdı: Cemaate girmiş olanlar ve yakında girecek olanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fettullah Gülen Hocaefendi'nin talebeleri, 1. kısma yerleşmiş olanların tam kontrol ve cemaate intibaklarının sürekliliği için sohbet, 2. kısımda bulunanlar içinse irşat ve maklube denen özel yemek için buluştukları yer sofraları yöntemlerini kullanarak cemaatin bekaasını sağlarlardı. Kahir ekseriyeti Mehmet Altan'ın "&lt;strong&gt;kırsal alandaki göçlerle tutunamayanlar&lt;/strong&gt;" diyerek* tanımladığı, Anadolu'dan gelme gençlerin hedef alındığı bu yapıda şehit olmak, peygamber ocağına gitmek gibi kavramlar kullanılarak Türk milliyetçiliği sürdürülmekte, öte yandan ümmetçilik bir şerbet gibi gençlere gark edilmekteydi. Cemaat içinde siyaset külliyyen yasaktı ve kimin neye oy vereceği gaibten ağabeylik- ablalık mekanizmalarıyla tüm gençlere bildirilirdi. O zamanlar da STV izlenir, 100 dakikalık ana haber bülteninin yaklaşık %90'ını kaplayan "dram" haberlerine iç geçirilir, Allah'tan sağlıklar, sıhhatler, en olmadı yardımlar, hiç olmadı mağfiret etmesi dilenirdi. Abiler ve ablaların evleri badanasız- boyasız, genellikle varoş mahallelerde küçük, ısınmaz meskenlerdi. Akşamları kola içilir, çekirdek çitlenir, menkıbeler anlatılırdı. Cemaatin içine yeni girmiş talebeler çevrelerine ürkek ürkek bakarlarken, kütüphanedeki kitap isimlerini okumaya çalışır, çoğunun adlarından hiçbir şey anlamazlardı. Kitaplığa hakim olmuş kırmızı renk gözlerini alır da yüzlerini sohbet ortamına çevirdiklerinde burunlarına kesif bir ayak kokusu çarpar, o haliyle anlatılan ehl-i beyt hikayelerine dalarlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönem, cemaatin tekmilinde birden olmasa da bazı kol ya da satıhlarında Sızıntı Dergisi'ne abone olmak zorunluydu. Allah var, güzel dergiydi! 1980 yılının bir sonbahar sabahında vuran darbeyi şu sözlerle karşılıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;strong&gt;Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz&lt;/strong&gt;." **&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman işler çok değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fettullah Gülen cemaatine bağlı tüm talebeler bir anda demokrat oldular! Darbelere karşı bilmem kaç bin adım diye örgütler kurup, sokaklara düştüler. Duhul ettikleri kurumlar arasında resmen "Fettullah Ocağı" dense seza olabilecek Emniyet Teşkilatı'nın marifetiyle TSK'ya darbe üstüne darbe vurmaya, "hain şer odaklarını" yoketmeye başladılar. Siyasetin asla konuşulmadığı evlere, siyaset yapmaktan yorgun düşmüş talebeler gelmeye başladılar. Tek ayak kokusuydu aynı kalan, burunlarını dağlıyordu onyıllardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyanın nimetlerinden el çekenler, Grand Cherokee ile RAW4 arasında kalmaktan biçare düşmüşlerdi. Beyinlerini, cemaate destek çıkan Anadolu sermayesinden alacakları bursla hangi Gavur(!) ülkesinde master yapmak için geçireceklerini düşüne düşüne sulandırıyorlardı. KPSS'den düşük puan alsalar bile, bir telefonla uçurulan mülakat sorularıyla "allahsız- hidayete henüz erdirilememiş" diğer adaylar arasından fırt diye sıyrılacaklarını bilmenin verdiği hazzın yanında, hangi kurumun daha iyi imkanlar sağladığını, hangisinde şube müdürlüğüne daha hızlı yükselebileceğini düşünmekten geceleri gözlerine uyku girmez oldu. Badanasız ışık evleri, klimalı öğrenci evlerine, son teknoloji akıllı yurtlara döndü. Abiler artık 2. el kıyafetler almıyorlar, Lacoste'dan giyiniyorlar. Abdestler 24 saat sıcak sulu banyolarda alınırken, evler klimalarla ısınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı militan cemaatçilerse ordunun ve onun uzantılarının boşaltacağı derin devlete çöreklenmenin hesaplarını yapmaktan, bu uğurda haber, bilgi uçurmaktan, ihbar mektubu yazmaktan, yazılmış- çizilmiş darbe planlarına bir isim takıp oynatmaktan nur yüzlü, ceylan gözlü karılarının gül cemallerini unutur olmuşlardı. Bu şecaatle çalışırken 5 vakit namazı kaçırdıkları oluyordu! "Peygamber Ocağı" dedikleri, 1980'de güzellemeler düzdükleri orduya şimdi ağız dolusu söver hale gelmişler, bunu yapınca da kendilerini demokrat hissetmeye başlamışlardı. Militan cemaatçilerin gazetesi Taraf, anti-militarist kimi solcu naiflerin pek hoşuna gider olunca, aralarından ufak ufak "muhafazakar solcuyum" diyenler peyda olmuştu. Allah çok günah yazar, öbür tarafı riske etmeyelim diye düşünen Pascal matematikçisi bu genç beyinler, hemen solculuğu bir kenara bırakıp yine muhafazakarlıklarından dem vurmaya devam ettiler. Bu minvalde aralarındaki tek tabanca ateist Sevan Nişanyan'ı da atıverdiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kenan Evren Paşanın 1980'de ülkücüleri sola, Moskofcuları sağa yatırdığı gün dönemin Nur cemaati lideri Mehmet Kırkıncı'yla görüşmesi ve böylelikle yeniden kurgulanan "Türk- İslam Sentezi"ni sahiplenen cemaatçi İslamcılar***, bugün kana susamış vampirler gibi Derin Devlete oturmak istiyorlar. Kur'an menkıbelerinden öğrendikleri cennet güzelliklerini tasavvur ve tahayyül ettikleri masum beyinleri, bugün yalnızca derin devleti ele geçirmenin hesaplarını yapıyor. Hemen hemen örgütlendikleri tüm devlet kurumları içinden yaydıkları "darbe tezgahları", dinlemeler vs. Taraf Gazetesi'ne her gün manşet oluyor. STV Ana Haber Bülteni artık içeriğinin %90'ını ordu karşıtı haberlere ayırırken, %10'unda da genel asayiş haberleri veriyor. Eski "dram"lar AKP ile zaten bitti, ne göstersin ki adamlar?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl-ı velkelam, bu &lt;strong&gt;Homo Islamıcus &lt;/strong&gt;dönüşüm içinde memleketin naif demokratları, heyecanlı, dinamik ve yer yer romantik solcuları bu "soyut" demokrasi projesi içine eklemleniyorlar. Taraf Gazetesi'ni yıllardır Türkiye'nin beklediği "liberal sol" kale olarak görüyor, ulusalcılar ve islamcılar arasından fırlayan bir 3. liman gibi görüyorlar. Keşke öyle olsaydı!&lt;br /&gt;Yine de tüm bu heyecanları içinde onları mazur görelim ama hatırlatmaktan da çekinmeyelim: Tuttuğunuz "Taraf", taraf değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;* Mehmet Altan'ın konuyla ilgili mülakatı için &lt;a href="http://www.sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Roportaj/2010/01/24/dindar_degilim_dindarlara_saygiliyim"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;**Makalenin tamamı için &lt;a href="http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;. Makaleden haberdar ettiği için Murat Yılmaz'a çok teşekkürler! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;*** İlhan Uzgel ve Bülent Duru, AKP Kitabı- Bir Dönüşümün Bilançosu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2009&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-9884794968860589?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/9884794968860589/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/hayatta-guzel-darbeler-de-vardr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/9884794968860589'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/9884794968860589'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/hayatta-guzel-darbeler-de-vardr.html' title='Hayatta güzel Darbeler de vardır!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-189465035791791287</id><published>2010-01-14T14:34:00.000-08:00</published><updated>2010-01-14T15:54:30.452-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='2009'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Benim Sinema Ödüllerim- 2009</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0-rE5pJ1iI/AAAAAAAAAEU/VBVJEJCwIIY/s1600-h/Hayat-Var-Film-Afis.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426744176685995554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 226px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0-rE5pJ1iI/AAAAAAAAAEU/VBVJEJCwIIY/s320/Hayat-Var-Film-Afis.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir yılın daha sonunda, SİYAD o yılın en iyilerini belirlemek belasıyla karşı karşıya! 2009'da izlediğimiz bir sürü iyi Türk filmi arasından bakalım kimler seçilecek. Adaylar şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi film&lt;/strong&gt;: Hayat Var / İki Dil Bir Bavul / Pandora'nın Kutusu / Süt / Vavien&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi yönetmen&lt;/strong&gt;: Reha Erdem (Hayat Var) / Semih Kaplanoğlu (Süt) / Taylan Biraderler (Vavien) / Yeşim Ustaoğlu (Pandora'nın Kutusu) / Derviş Zaim (Nokta)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mahmut Tali Öngören&lt;br /&gt;En iyi senaryo&lt;/strong&gt;: Reha Erdem (Hayat Var) / Yılmaz Erdoğan (Neşeli Hayat) / Engin Günaydın (Vavien) / İnan Temelkuran (Bornova Bornova) / Yeşim Ustaoğlu, Sema Kaygusuz (Pandora'nın Kutusu)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cahide Sonku&lt;br /&gt;En iyi kadın oyuncu performansı&lt;/strong&gt;: Nesrin Cavadzade (Dilber'in Sekiz Günü) / Tsilla Chelton (Pandora'nın Kutusu) / Elit İşcan (Hayat Var) / Binnur Kaya (Vavien)/ Nergis Öztürk (Kıskanmak)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi erkek oyuncu performansı&lt;/strong&gt;: Erdem Akakçe (Karanlıktakiler) / Öner Erkan (Bornova Bornova) / Mert Fırat (Başka Dilde Aşk) / Engin Günaydın (Vavien) / Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı&lt;/strong&gt;: Derya Alabora (Pandora'nın Kutusu) / Övül Avkıran (Pandora'nın Kutusu) / Büşra Pekin (Neşeli Hayat) / Damla Sönmez (Bornova Bornova) / Serra Yılmaz (Vavien)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı&lt;/strong&gt;: Erdal Beşikçioğlu (Hayat Var) / Kadir Çermik (Bornova Bornova) / Settar Tanrıöğen (Vavien) / Mustafa Uzunyılmaz (Mommo: Kız kardeşim) / Onur Ünsal (Pandora'nın Kutusu)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi görüntü yönetimi&lt;/strong&gt;: Özgür Eken (Süt) / Florent Herry (Hayat Var) /Levent Semerci- Vedat Özdemir (Nefes) / Gökhan Tiryaki (Vavien) /Ercan Yılmaz (Nokta)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi müzik&lt;/strong&gt;: Mazlum Çimen (Nokta) / Fairuz Derin Bulut (Acı Aşk) / Reşit Gözdamla (Hayatın Tuzu) / Erkan Oğur (Mommo: Kız kardeşim) /Attila Özdemiroğlu (Vavien)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi kurgu&lt;/strong&gt;: Reha Erdem (Hayat Var) / Orhan Eskiköy- Thomas Balkenhol&lt;br /&gt;(İki Dil Bir Bavul) /Bora Gökşingöl (Vavien) /Çiçek Kahraman (Gölgesizler) / Levent Semerci- Erkan Erdem (Nefes)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi sanat yönetimi&lt;/strong&gt;: Eren Akay (7 Kocalı Hürmüz) / Ömer Atay (Hayat Var) / Nilüfer Çamur Giritlioğlu (Kıskanmak) / Naz Erayda (11'e 10 Kala) / Elif Taşçıoğlu (Vavien) /&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi belgesel&lt;/strong&gt;: 5 No'lu Cezaevi / Ölüm Elbisesi: Kumalık / Şairin Ölümü / 100 Bin Kişiydiler / Ziyaretçiler&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En iyi kısa film&lt;/strong&gt;: Cennette de Ölüm Var / 2932 / Köy / Üçte Bir / Yazlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki dal hakkında hiçbir fikrim yok, çünkü hiçbir filmi izlemedim. En iyi sanat yönetimi, en iyi görüntü yönetimi ve en iyi kurgu gibi daha çok teknik yetkinlikler isteyen dalları da atlıyorum. Laf etti balkabağı pozisyonunda olmak hiç istemem. Onların dışında kalan adaylıklarda gani gönlümden kopan yorumları, ödülleri sizlerle paylaşayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, bence en iyi müzik Mazlum Çimen'e gitmeli. Mazlum Çimen pek ortalıkta görünen bir sanatçı değildir. Madımak'ta kaybettiğimiz Babası Nesimi Çimen'in bulunduğu çevre itibariyle geliştirdiği yüksek bir sanat birikimine, İstanbul'da aldığı bale eğitimine ve muazzam bir kulağa sahiptir. Bu bağlamda çıkardığı işler enfestir. Derviş Zaim'in son filminin müziklerini yapması film için büyük şans! Yanılmıyorsam soundtrackler Fransa'da da yayınlanacak yakın bir zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi yardımcı erkek ödülümü Bornova Bornova'daki rolüyle Kadir Çermik'e veriyorum. Aslında Vavien'daki performansıyla Settar Tanrıöğen de ödüle ortak olabilir fakat ben Çermikli'nin performansını çok daha etkileyici buldum. İki oyuncu da taşıdıkları karakterleri bize adeta naklettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi yardımcı kadın ödülünü ise Neşeli Hayat'taki rolüyle Büşra Pekin'e layık görüyorum. Çok yetenekli, gelecek vaadeden bir oyuncu. Elindeki fırsatı çok iyi değerlendirdiği açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0-tG0Leo2I/AAAAAAAAAEk/bwmNm6kNX8Q/s1600-h/kutu_mert_f_rat_1249747544.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426746408602346338" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 238px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0-tG0Leo2I/AAAAAAAAAEk/bwmNm6kNX8Q/s320/kutu_mert_f_rat_1249747544.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Gelelim en iyi erkek oyuncuya... Açıkçası Nadir Sarıbacak dışındaki bütün adaylar bu ödülü sonuna kadar hakediyorlar. (Aslında Nadir Sarıbacak da iyiydi fakat bir gömlek kadar "etkileyicilik" farkı vardı.) Şundan kesinlikle eminim ki, biraz sonra yazacağım o tek aday olmasaydı, 3 aday arasında paylaştırırdım bu ödülü. Fakat Başka Dilde Aşk'taki olağanüstü oyunculuğuyla Mert Fırat, bu ödül için bambaşka bir yerde duruyor diğerlerinden. Hayatım boyunca unutamayacağım nadir performanslardan birini sergiledi Mert Fırat. Dünyanın en zor rollerinden birini, bir işitme engelliyi o kadar iyi canlandırmış ki, inanın onun olduğu sahnelerde bir filmde olduğumu unuttum! 2009'un kesinlikle tüm dallardaki en iyi performansı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim en iyi kadına... Tabi ki Nergis Öztürk! :) Yoruma gerek bile yok. (Bir ihtimal Binnur Kaya. Sevenlerine selam olsun.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi senaryo dalında ödülü yine ikiye bölmeliyim. Vavien ve Pandora'nın Kutusu. Ağırlık Vavien'den yana. Filmden çıktığımda çok tatmin olmuş bir vaziyetteydim. Ama ilk kurduğum cümle; bu ne muazzam bir senaryo böyle olmuştu. Engin Günaydın, kendi hayatından da kesitler taşıdığını söylediği senaryoyu öylesine iyi yazmış ki diğer adaylar için bir anlamda büyük şanssızlık olmuş. Yine Yeşim Ustaoğlu'nun, bir önceki yazımda son kitabı Yüzünde Bir Yer'ini anlattığım Sema Kaygusuz ile yazdığı senaryo da çok başarılı. Aynı yerden çıkan ama koca bir kentin içinde apayrı noktalara sürüklenen hayatların tekrar, bir şekilde biraraya gelmesini konu edinen Pandora'nın Kutusu, Sema Kaygusuz'un klasik tarzından hareketle hayata dair derin mülahazalar ve bilgelik dolu öyküler taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi yönetmen içinse benim ödüllerim Yeşim Ustaoğlu ve Reha Erdem'e gidiyor. Karmaşık ilişkilerin, kaotik duyguların böylesine başarılı, böylesine etkileyici bir tarzda perdeye gelmesi olacak şey değil. İki yönetmen de bence, "büyük ustalar" Zeki Demirkubuz ve Derviş Zaim'e bir selam çakıp, yılın en iyileri olarak yerlerini alacaklar. Özellikle Reha Erdem'in Elit İşcan ile, Yeşim Ustaoğlu'nun ise Tsella Chelton ile kurduğu ilişkiler filmlere öylesine bir hava katmış ki, bunlara sadece şaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi filme gelirsek... Öncelikle adaylardan "İki Dil Bir Bavul"u ayırmalıyım. İDBB, diğer filmlerle aynı kategoriye konulursa hakkı verilemez. Keza, belgesel kategorisine konulsa yine aynı şey geçerli. İki arada bir derede bir film. Fakat belgesel film ya da film, her halükarda çok başarılı bir yapım. 2009'un en farklı ve en naif filmi. Böyle bir kategoride birinciliği alması işten bile değil.&lt;br /&gt;Bence 2009'un en iyi filmi Reha Erdem'in Hayat Var'ı. Elit İşcan ve Erdal "Efsane" Beşikçioğlu, mavi güzellikler içindeki karanlık zamanlara "hayat" veriyorlar. Herkesin perdede görmek istediğinde yaşamak isteyeceği bir yerde, garip zorluklar ve hayat mücadelesi içinde geçen zamanı anlatan filmin hiç şüphesiz ki en büyük başarısı, seyirciye bir genç kızın gözleriyle dünyaya bakma şansı vermesi. Sevgi ve nefreti, arzu ve kayıtsızlığı, yetişkinlik ve çocukluğu birarada yaşayan karakterlerin filmi olan Hayat Var, herkesin anlatmaya, aktarmaya çalıştığı hayatı bir çırpıda gösteren bir film. Ve 2009'un en iyisi...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-189465035791791287?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/189465035791791287/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/benim-sinema-odullerim-2009.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/189465035791791287'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/189465035791791287'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/benim-sinema-odullerim-2009.html' title='Benim Sinema Ödüllerim- 2009'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0-rE5pJ1iI/AAAAAAAAAEU/VBVJEJCwIIY/s72-c/Hayat-Var-Film-Afis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-4966693319140295036</id><published>2010-01-12T13:53:00.000-08:00</published><updated>2010-01-12T14:31:19.803-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sema Kaygusuz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yüzünde Bir Yer'/><title type='text'>1938'in Alegorisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0z3Sw6sb5I/AAAAAAAAAEM/hkDy6x1W2E4/s1600-h/9395280.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0z3Sw6sb5I/AAAAAAAAAEM/hkDy6x1W2E4/s320/9395280.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425983552815394706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Anlatılara düşkünlüğün varoluşsal ıstırabındandır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir nehir; yüksekten boşluğa doğru akan ve ufukta hiçliği tamamlayan bir nehir okuduğun. Suyu öylesine temiz, tadı öyle başka… &lt;br /&gt;Yüzünde Bir Yer’i okurken dünyanın en kusursuz nehrine kendinizi bırakmış gibisiniz. Gittiğiniz yerden öte, o nehrin içinde yıkanmak var niyetinizde. Belki bu alegorik eseri yaratana göre, Kevser, sizin içinde bulunduğunuz nehir. Bir Kevser, bir siz, bir de Hızır. Her sayfada attığınız adım, ateşe. Ateşte kor olmak ve Tanrı’nın karşısına çıkmak öylece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmen akıyor sözcükler. Alegori, mistisizmin özünden çıkıyor ve imgelem ile karmaşık kurguyu kullanarak yazınsal bir şova dönüşüyor. Kitap ilerlemiyor, sürükleniyor. Sanki tüm sözcükler beyninizin kıvrımları arasında geziniyor. Yüksek hızda ve bambaşka bir hazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazara göre yaptığı alegori değil; benim yukarıda yaptığım tanıma cevaben: “Sana alegori yapmıyorum burada, düpedüz  evrenini kuruyorum.”  Yapıt öylesine mistisizm kokuyor ki, yazar Hızır’ı Tanrı’nın katlinden sorumlu tutsa, inanırsınız alimallah bir noktadan sonra! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan, diyor Sema Kaygusuz son kitabı Yüzünde Bir Yer’de. Burada, zamanın en kadim köklerinden çıkardığı şekillerle bugünün yapılarına anlam katıyor. Kolay kolay kimsenin kotaramayacağı bir biçimde zamansal geçişlilikleri öylesine duru bir şekilde yapıyor ki, bilincinizin en naif noktalarında yarattığınız 38’in Dersim’i, Zülkarneyn zamanının orduları ve hala İstanbul’da bir bahçede yükselen Zevraki- İncir Ağacı hiçbir tezat oluşturmadan birleşiveriyor. Okuyucu olarak o kadar kendinizden geçmişsiniz ki bu karmakarışık yapıdan bir an bile bunalmıyorsunuz. Roman su gibi akarken siz hep o incir ağacından, Zevraki’den dallanıp budaklandığınızın farkındasınız. Çünkü her şey ondan çıktığı gibi, bir gün elbet ona dönecek, bunu biliyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sema Kaygusuz, adeta bir ressamın her renk ve noktasında bir savaşın acısını, gözyaşlarını ve kaybedenlerin darbe almış onurunu işlediğine benzer bir şekilde (Bartholomeus Spranger’in “Allegory of the Turkish Wars” ında bir garip Avrupalı haleti ruhiyesinden gördüğü gibi) Yüzünde Bir Yer'in satıraralarına 1938- Dersim olaylarını işlemiş. Yazar o günleri size adeta anlatmadan gösteriyor, yaşatmadan hissettiriyor. Fakat arada sırada satıraraları belirginleşiyor ve yüzünüze yüzünüze tükürüyor acıyı, gözyaşını ve gururu. Unutulmuş, kirletilmiş ve yavanlaştırılmış bir gururu betimliyor cümlelerinde. &lt;br /&gt;Güç ve intikam Elbruz Dağlarında kanat çırptığında, masumiyet ve mağduriyet bir kenara çekiliyor ona göre:&lt;br /&gt;“Bir fatih ile bir peygamber ne zaman yan yana gelse kimse bir İshak’tan söz etmiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Mutsuzluğu neşeyle oyalamanın çaresini, birbirlerinin bira kokulu ılık nefeslerini solumakta bulmuşlardı.” diyerek sanki bin yıllık bir bilgeliğin sözcülüğünü yapıyor. Hayatın özüne ait en büyük karmaşayı tek bir cümlede büyük ölçüde çözüveriyor. Ya kelimeleriyle size büyü yapıyor, ya da üstünüzdeki o pis, o çirkin büyüyü bir hamlede kırıveriyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir sorun var romanda. Sorun değil de, okur için bir hayalkırıklığı diyelim. Yere Düşen Dualar’dakine benzer bir şekilde, roman ilerledikçe bir yere bağlansın istiyorsunuz. Kime noldu, kim kime ne yaptı, bilmek istiyorsunuz. Zevraki taşlandı mı, kurudu mu? Bese son sözünü nasıl harcadı? Halbuki yazar sadece anlatmak istiyor. Hani tartışırsınız tartışırsınız ve hiçbir sonuca ulaşamadan ayrılırsınız ya ahbabınızdan, öylesine. Yüzünde Bir Yer’i okurken de artık gelişsin ve bir noktada dursun, o noktaya bağlansın istiyorsunuz. Öyle olmadığını görünce de, sıkılıyorsunuz. Bakın ne diyor Kaygusuz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem yazsan ne olacak, gözünü seveyim. Harfi harfe iliştire iliştire sanatsal cümleler kursan, onları sonsuz değişmezliğine boyasan mürekkebin, uzaya dağılmış boş sayfaları art arda sıralayıp numaralasan sonra, bütün bunların hükmü ne? Benliğindeki eksik parça kitaplaşacak mı sence? Şu benlik dediğin muamma ne el hüneriyle yapılan nesnelerde tamamlanıyor ne de zihinsel yaratılarda. Eksik daima eksik. Ve daima çok yakın. Handiyse burnunun dibinde. Ah bir görsen beni, uzansan…hiç olmazsa bir eksik parçana dokunmuş gibi olacaksın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir söz hiçbir romanı, hiçbir roman hiçbir zaman seni tamamlamaz insan! Sadece hissedebilir ve eksikliklerinle yaşamaya devam edersin. O yüzden belki de hayat eksikleri tamamladığımız değil, görmezden gelmeyi öğrendiğimiz bir süreçtir, kimbilir…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-4966693319140295036?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/4966693319140295036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/1938in-alegorisi.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4966693319140295036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4966693319140295036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2010/01/1938in-alegorisi.html' title='1938&apos;in Alegorisi'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/S0z3Sw6sb5I/AAAAAAAAAEM/hkDy6x1W2E4/s72-c/9395280.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-6489166561383745176</id><published>2009-12-16T00:18:00.000-08:00</published><updated>2009-12-18T13:51:43.523-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mülkiye Edebiyat Topluluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hasan Ali Toptaş'/><title type='text'>Hasan Ali Toptaş Siyasal'da!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyiZMYb8hKI/AAAAAAAAAEA/EzU_J8fTNTM/s1600-h/6060_118258467981_587812981_2422389_5899404_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyiZMYb8hKI/AAAAAAAAAEA/EzU_J8fTNTM/s320/6060_118258467981_587812981_2422389_5899404_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415746989910164642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mülkiye Edebiyat Topluluğu- Koza, Ekim ayında gerçekleştirdiği Hakan Günday söyleşisinin ardından şimdi de "kelimelerin büyücüsü" Hasan Ali Toptaş ile buluşuyor! Yaşayan en iyi Türk yazarlardan biri olarak gösterilen Hasan Ali Toptaş'ın Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki söyleşi - imza gününü kaçırmamanız dileğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşi;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer:&lt;/strong&gt; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi- Küçük Amfi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarih / Saat:&lt;/strong&gt; 25 Aralık 2009 - 15.30 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmza;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer: &lt;/strong&gt;Siyasal Kitap Cafe- Siyasal Bilgiler Fakültesi Arka Bahçesi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarih / Saat:&lt;/strong&gt; 25 Aralık 2009 - 17.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi; Cemal Gürsel Bulvarı AÜ Cebeci Kampüsü- Cebeci/ ANKARA  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not 2: Hasan Ali Toptaş'ın tüm kitaplarını, indirimli fiyatlarla Siyasal Kitap Cafe'den temin edebiliyor(muş)uz. Ne güzel(miş).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-6489166561383745176?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/6489166561383745176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/hasan-ali-toptas-siyasalda.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6489166561383745176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6489166561383745176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/hasan-ali-toptas-siyasalda.html' title='Hasan Ali Toptaş Siyasal&apos;da!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyiZMYb8hKI/AAAAAAAAAEA/EzU_J8fTNTM/s72-c/6060_118258467981_587812981_2422389_5899404_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-9001139587999115330</id><published>2009-12-11T11:29:00.000-08:00</published><updated>2009-12-11T12:37:40.441-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Demokratik Toplum Partisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anayasa Mahkemesi'/><title type='text'>DTP'nin Kapatılması Üzerine</title><content type='html'>Anayasa Mahkemesi'nin oybirliği ile aldığı DTP'yi kapatma kararına karşı çıkanlar, demokrasinin işlemediği açık ve net olan ülkemizde hukukun da işlevini kaybetmesini istiyorlar sanki. Herkes açıkça görüyor ki partileri kapatmak, başkanlarının yüzlerine müstehzi bir gülümsemenin yayılmasından başka bir etki yapmıyor. Bizatihi bu gülümseme, kararın muhataplarında yarattığı hoşnutluktan kaynaklanıyor. Hatırlayın, AKP'nin kapatılması ihtimali bile, partiye muazzam bir prim yaptırmıştı. Partilerin kapatılmasına karşı olmak, hukukun belli kurallar çerçevesinde işlemesini gözardı etmemizi gerektirmez. "Hiçbir partinin kapatılmasına razı olmamak" bireyin, Kurtuluş Park'ında grup seks partisi verme dileği gibi bir dilek olarak, son derece utopik, ve hatta son derece anti-demokratiktir. Bu bağlamda medyanın kimi organlarında tebelleş eden aşırı demokrat cenahın, parklarda içki içilmesine bile cevaz vermezken, teröristlere ve onların destekçilerine siyaset yapma özgürlüğü tanınmasını istemeleri, niyetin ucuz Amerikancı niteliğini aşmasına izin vermiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi, niteliği itibariyle anti-demokratik bir karar mı vermiştir, bilemiyorum. Öyle olduğunu düşünmüyorum. Fakat öyle olsa bile, mahkeme mevcut Anayasa ve Siyasal Partiler Kanunu çerçevesinde yapılan soruşturma ve verilen karara dayanak olarak gösterilen kanıtlar ile hukukun olduğu gibi içinde kalmıştır. Karardan memnun olmayanların öncelikle Anayasa ve Siyasal Partiler Kanununun değiştirilmesi hususunda çaba harcamaları daha mantıklıdır. Bu anlamda Batasuna Partisi örneğinde, karşı örnek de İspanyol Anayasası'dır. (Tabi İspanyol Anayasası'nın şu halini örnek verirken, bu anayasanın geçerli olduğu İspanya'da hala ayrılıkçı bir partiden bahsediyor olmamız da çözüm mottosuyla hareket eden DTP'lilerin ve/veya PKK'lıların, talep ettikleri demokratik hakları edinmelerinden sonra bile çizgilerini devam ettirebileceklerine dair ciddi bir endişe yaratıyor bende. Günün lafı: Terör asla bitmez!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--Bu arada, bir de şu ihtimali düşündüm hep: Eğer DTP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasaydı, ve bir akıllı da çıkıp AİHM'e başvursaydı ne olurdu? AİHM nasıl bir karar verirdi? Batasuna'yı kapatan AİHM, DTP'yi de kapatır mıydı? Eğer kapatsaydı, bu demokrasi havarilerilerinin tekmili birden kontrpiyede kalır mıydı?--&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir not da erken seçim olur mu diyenler için düşeyim. Dostlar, açık konuşalım, maalesef olmaz! İstifa dilekçelerini hazırladıkları söylenen 21 DTP'linin istifalarının kabulü için TBMM Genel Kurulu toplanmalıdır. (Anayasadaki açık hüküm bu ve bu kadar. Güdüklüğü görebiliyorsunuz değil mi? Üye tamsayısının salt çoğunluğu mu, oy çoğunluğu mu, nitelikli çoğunluk mu belli değil! Hatta oylama yapılıp yapılmayacağı bile belli değil!) Kaldı ki, 21 DTP'li, daha önceden verilmiş 6 fire ile birlikte 27 milletvekili ediyorlar. Fakat sayı 28(%5) olmalı. Bu durumda, Ufuk Uras'a ihtiyaçları var gibi gibi. Kaynak için: &lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/anayasa.htm"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;-md: 84) Fakat şu durumda Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekillikleri düşecek, o kadar. Ufuk Uras kendilerine grup kurmaları adına yardımcı olabilir. İhtimaldir; ÖDP'den ayrıldıktan sonra Kamer Genç ile yaptığı arkadaşlıktan pek de haz almamıştır. &lt;br /&gt;Ayrıca, DTP'liler istifa dilekçeleri kabul edilmeyince, TBMM Genel Kurul birleşimlerine katılmamak gibi bir opsiyonu da deneyebilirler. Fakat yine Anayasaya göre bir ay içinde 5. Birleşim yoklamasında da gözükmeyen milletvekillerinin milletvekilliği, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir. Gelgelelim bu mümkün değildir. Zira, olumlu oy kullanacakları düşünülebilecek CHP ve MHP'nin toplam oy sayısı 166'da kalmaktadır. AKP haricindeki tüm milletvekillerini katsak bile sayı 185'e ulaşmaktadır.(Kaynak için: &lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.dagilim"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;)Dolayısıyla DTP'lilerin istifalarının kabul edilmesi ihtimali fevkalade düşüktür. Sine-i Millete dönmek kolay değil tabi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-9001139587999115330?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/9001139587999115330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/anayasa-mahkemesinin-oybirligi-ile-aldg.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/9001139587999115330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/9001139587999115330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/anayasa-mahkemesinin-oybirligi-ile-aldg.html' title='DTP&apos;nin Kapatılması Üzerine'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-5604400454699687114</id><published>2009-12-08T05:09:00.000-08:00</published><updated>2009-12-10T02:16:50.913-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Katsayı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Danıştay'/><title type='text'>Onlar daha çocuk!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyDFeqKt7sI/AAAAAAAAAD4/Pb5iOGxEq1I/s1600-h/genc-siviller-danistay-a-katsayi-karari-icin-1836517_o.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyDFeqKt7sI/AAAAAAAAAD4/Pb5iOGxEq1I/s320/genc-siviller-danistay-a-katsayi-karari-icin-1836517_o.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413543882605326018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Siviller pek müstehzi bir eylem gerçekleştirmişler geçen gün, Danıştay önünde. Ellerinde "Onlar daha çocuk" yazan dövizler taşıyan bu güruh, çeşitli açıklamalarda bulunmuş, bir de üstüne Danıştay'a ihtarnamede bulunmuş. İhtarnamede de şöyle yazmışlar: "Danıştay 5. Dairesi'nin vermiş olduğu yürütmenin durdurulması kararı evrensel hukuk ilkelerine, Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır. İşbu yasaya aykırı kararın kaldırılması gerekmektedir, aksi takdirde yüce divanda yargılanmanız için yasal yollara müracaat edileceği ihtar olunur." (Haber için &lt;a href="http://sondakika.com/haber-genc-siviller-yine-rahatsiz-1836517/"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi, her şeyden önce küçük bir hatayı düzeltmekte yarar var. Bu zat-ı muhteremler çocukların fiil ehliyeti yönünden belki sakat olduklarını biliyorlar fakat YÖK'ün katsayı kararının hangi dairede görüşüldüğünü henüz öğrenememişler. Danıştay 5. Dairesi'ndeki hakimler yerine 8. Dairedekilere ihtar çekmeleri gerekiyordu. Gerçi ne farkeder ki, hepsi aynı "Kahpe Dölün Soyu" değil mi?! (Dava dilekçesi için: danistay.gov.tr)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ekranlarınıza "Daha onlar çocuk" ifadesine tam anlamıyla "cuk" oturan bir fotoğraf getireyim. Fotoğraf, türbanıyla Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir ilköğretim okulunda eğitim- öğretim görmek istediğini söyleyen ve 54 gündür Diyarbakır'daki okuluna bu şekilde gidip gelen "daha çocuk", müstakbel katsayı mağduru genç kızımızı, babası ile birlikte gösteriyor. Babası, Nur Suresinin 31. Ayetine dayanarak kızının türbanıyla okula gitmesi gerektiğini söylüyor. Küçük kızımız da öğretmenlerine, müdürlerine verdiği savunmasında haykırıyor!: "İnançlarımdan taviz vermem!" (&lt;a href="http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.islahhaber.com/images/2706-0.jpg&amp;imgrefurl=http://www.islahhaber.com/lookat.php%3FNo%3D2706&amp;usg=__qMrQgzhoy5NDUnKKN49cTP_BIYM=&amp;h=300&amp;w=500&amp;sz=62&amp;hl=tr&amp;start=11&amp;um=1&amp;tbnid=DqbirypoV5CQ8M:&amp;tbnh=78&amp;tbnw=130&amp;prev=/images%3Fq%3Dece%2Bnur%2B%25C3%25B6zel%26hl%3Dtr%26rlz%3D1T4ADBF_enTR283TR283%26um%3D1"&gt;tıklayın1&lt;/a&gt;) (&lt;a href="http://www.tevhidhaber.com/news_detail.php?id=64116"&gt;tıklayın2&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413542641443485186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 192px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyDEWaerNgI/AAAAAAAAADw/EERABjuGnuM/s320/2706-0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki fotoğrafa bakanlar, eşitlikçilerle çocuk sömürüsü yapanları ne kadar örtüştürebilirse, olayın o kadar hak mücadelesi olduğunu da anlarlar, eminim. Ve bir ihtimal şunu sorarlar sonra: "Hadi onlar daha çocuk da, bunları o hale getirenler kim?"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-5604400454699687114?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/5604400454699687114/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/daha-onlar-cocuk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5604400454699687114'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/5604400454699687114'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/daha-onlar-cocuk.html' title='Onlar daha çocuk!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SyDFeqKt7sI/AAAAAAAAAD4/Pb5iOGxEq1I/s72-c/genc-siviller-danistay-a-katsayi-karari-icin-1836517_o.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2918718575243689425</id><published>2009-12-06T02:56:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T02:59:02.536-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yudum Çetiner'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Piyano Resitali'/><title type='text'>Yudum Çetiner Ankara'da!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxuOckkz3aI/AAAAAAAAADg/NIODEMKSr6Q/s1600-h/DSC00147.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxuOckkz3aI/AAAAAAAAADg/NIODEMKSr6Q/s320/DSC00147.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5412075998721334690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;10 Aralik 2009 Perşembe günü, Bilkent Adnan Saygun Müzik ve Ögretim Merkezi salonunda saat 19.00'da Münih'te yaşayan Ankaralı piyanist Yudum Çetiner sahnede olacak. Konser -sanırım- ücretsiz gerçekleşecek. İnternette konuya dair bilgi bulamadım. Fakat konser bilgisi bizzat piyanistten geldi, haberim kesindir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser programi; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D.Scarlatti-Sonatlar-K27 h-moll &lt;br /&gt;K9 d-moll &lt;br /&gt;K39 A-Dur &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F.List -Valeé d´Obermann &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.Debussy-Images I Book &lt;br /&gt;-Reflets dans l´eau &lt;br /&gt;-Hommage á Rameau &lt;br /&gt;-Mouvement &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F.Say-Kara Toprak&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2918718575243689425?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2918718575243689425/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/yudum-cetiner-ankarada.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2918718575243689425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2918718575243689425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/yudum-cetiner-ankarada.html' title='Yudum Çetiner Ankara&apos;da!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxuOckkz3aI/AAAAAAAAADg/NIODEMKSr6Q/s72-c/DSC00147.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8632065985506301920</id><published>2009-12-02T15:22:00.001-08:00</published><updated>2009-12-02T17:28:07.643-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gabriel Garcia Marquez'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Masumiyet Müzesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kolera Günlerinde Aşk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orhan Pamuk'/><title type='text'>Obsesif Adamların Aşkları</title><content type='html'>Aslında iki yazar da aynı memeden besleniyorlar: Obsesif karakterin çekici duygusallığı. Marquez ve Pamuk'tan bahsediyorum, evet. Karakterlerin olağandışı imge-yer ve nostalji bağımlılıkları anlatılan aşkı "ulaşılamaz" kılmaya çalışıyor. Pamuk'ta hikayenin odak noktasını yaratan bu "meme" oldukça obur, son derece tombulken, Marquez'in beslendiği meme daha sıradan. Bunun okur üstünde iki türlü etkisi var: İlk etki; obur memenin hatırda kalıcılığı, vuruculuğu yakalamasında. İkinci etkide ise hiç şüphesiz Florentino Ariza'nın gerçekçi aşkı ve bu aşkın pürüzsüz anlatımı sözkonusu. Yani okur Kemal'in naif aşkıyla birlikte fantezi kurarken, Ariza'nın imkansız aşkı içinde kendini buluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolera Günlerinde Aşk, Marquez'in herkesçe bilinen, 1985 yılında yayımladığı kitabı. Marquez Usta, bu kitabında Florentino Ariza'nın kökleri sanki kadim medeniyetlerin derinliklerinde olan aşkını ortaya çıkarıyor. Bir kadından bir kadına giderken, aklında bir, yalnız bir kadının varolması...Daha da etkileyicisi; her kadının kokusu tenine yapışıp kaldığında, o bir, yalnız bir kadını her şeye rağmen varetme güdüsüdür bu romanda anlatılan. Belki de birçok okuru Marquez Ustaya sormuştur zımnen, neden? Neden o bir, yalnız bir kadını varetmeye çalıştın? Cevabını belki almış, belki alamamıştır. Her ne olursa olsun, "yaşamaya devam etmek için bundan daha iyi bir sebep yoktu." belki de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masumiyet Müzesi'yse Orhan Pamuk'un 2008 tarihli en son romanı. Aşk romanı yazmaya el attığını ifade eden yazarın uğruna, İstanbul'da gerçek bir müzesini kurduğu roman. Romanda anlatılan müzeyi kurmak ne kadar yazarın kendisine ait bir fikir, bilmiyorum. Ya da iyi bir fikir mi, onu da bilmiyorum. Fakat enteresan olduğu kesin. Romanı dışarıdan destekleyen, farkındalığını arttıran bir etken. Kötü değil, yanlış anlamayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki roman hakkında birkaç kelam edeceksem önce, aşkın iki hikayesi arasındaki bariz farktan bahsetmeliyim; anlatıcılarının tarzıyla ilgili olandan. Marquez'de kurgu güçlü yapısını ve farklılığını hissettirirken, Pamuk oldukça sade, zor akan, olaylardan çok anlara odaklanan bir yapı kuruyor. Muhtemelen okurlar Ariza'nın kadınlarını konuşurlarken, Kemal'in izlediği sıkıcı dizilerin adlarını anımsamaya çalışmaktalar. Pamuk'un birçok romanında da rastladığımız yaklaşık 100 sayfalık "sıkıcı" bölüm bu romanda da var. Hayır, orası olmasaydı da olurdu demiyorum. Çünkü bu sayfalar Kemal'in fetişizmine giden yolun döşenmesi, bunun anlaşılması için elzem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk'ta hiç şüphesiz Anadolu kültürünün (ya da bize ait olan, bu topraklara ait olan şey her nasıl adlandırılırsa) aşk ve seks üzerindeki kültürel vesayeti iyi okumuş bir hal var. Hatta bu okuma o kadar iyi ki, karakterin aşk için yaptığı tanımları okurken, yazar önünüze evrensel olamayacak kadar bize ait, rasyonel bir varlığa ait olamayacak kadar oksimoronlara bezeli, absürdlüklerle dolu aşkı koyuyor. Gerçi aşkta "rasyo"dan bahsetmek kimin haddine?! &lt;br /&gt;Marquez'de hiç şüphesiz evrensel bir yapı kendini daha çok hissettiriyor. Şu cümlelerde hangi milletin belleği yok ki?: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her şeye karşın, yüreğin belleğinin kötü anıları sildiğini, iyileri büyüttüğünü, geçmişe katlanmayı bu hile sayesinde başardığımızı bilmeyecek kadar gençti daha."&lt;br /&gt;Marquez, Kolera Günlerinde Aşk, 123&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masumiyet Müzesi'nin obsesif karakteri Kemal'de kıskançlık tam bir cinsel sapkınlık görünümünde. Füsun'un bir başka erkekle yatma ihtimali üzerine kurulan kıskançlık, aşkın temellendiği nokta. Kemal, eğer pornonun olduğu bir çağda yaşasaydı muhtemelen 2 erkek, 1 kadından oluşan "Threesome" hastası olurdu. Şu cümle Masumiyet Müzesi'nden, ve oldukça kışkırtıcı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir insanın, başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya aşk denirdi." &lt;br /&gt;Pamuk, Masumiyet Müzesi, 91&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marquez'se kıskançlıktan ziyade, arkaik bir bilge tarzını yediriyor karakterine. Florentino Ariza'nın uğruna elli bir yıl, dokuz ay, dört gün beklediği Fermina Daza'nın kocası Juvenal Urbino akıllıca hareket edişi, planları- programları ile modern toplumun bilgeliğini yaparken, Ariza'nın kıskançlığını değil takdirini kazanıyor adeta. Ariza'daki cinsellik de, belki de tam bu yüzden, evliliğin kendine saygı duymak zorunda bırakan tarihselliğinin yüzü suyu hürmetine oklarını Fermina Daza'ya çevirmemekte. Ariza, özgürce bir kadından diğerine giderken, her kadında saplantılarını yenilemiyor aslında. Yaptığı şey; gittiği her kadında sadece "keyfi bulmak".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka açıdan, Masumiyet Müzesi'nde Kemal'in sosyoekonomik durumu sebebiyle doğal üyesi kabul edildiği ortam, yazar tarafından birçok analize tutulan, okurun zihninde devamlı yer teşkil edecek şekilde ön plana yerleştirilmiş durumda. Roman aşkı anlattığı kadar bu çevreyi de anlatıyor denilebilir. Fakat, Marquez de benzer bir çevreyi, ya da en azından maddi zenginlik ve itibarlı bir ortamı geliştirmişken, roman sizi bu çevreden çok Ariza'nın saplantısına odaklıyor. Zengin, züppe, Kemal ile oldukça benzer bir çevreye sahip Juvenal Urbino daha kısa, daha net anlatımlarla betimlenirken, Pamuk okuru Kemal'in dünyasına adeta ortak etmek, okuru Kemal'in beynine yerleştirmek için elinden geleni yapıyor. Bu kimilerini usandırmış olabilir. Beni yer yer sıktı. Marquez'de okurun rahatsızlığı sözkonusu değil. Olay örgüsü, Ariza odaklı anlatım açıkçası muhteşem bir beceriyle gelişiyor. Okur, yazar hiç yorulmadan hikayenin içine davet ediliyor. Çok daha yetenekli bir tarz bu bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve elbette, son olarak Marquez'in sınıflararası farkların aşkların derin fizyolojisine içkin söylevinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Şuna bakın bir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sevmediği bir adamla yaptığı bir çıkar evliliği sayesinde [...] Orospuluğun en aşağı biçimidir bu."&lt;br /&gt;Marquez, Kolera Günlerinde Aşk, 227&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın ontolojik hırsı: Güç İstenci! Para, iktidar, kariyer...Hepsi güçle ilgili! Aşk bu yüzden gücün orospusudur. İstendiğinde devreye girer ve istenildiğinde devreden çıkar! Aşık olmanın büyük çoğunluğunu oluşturan "motivasyon ve obsesyon" un yapısı, 17'sindeki gencin penisi gibidir; güç istencini hissettiği anda ereksiyon olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nedendir bilmem, bence çirkinlerin aşkı daha bir yoğun, daha bir ihtiraslıdır. Güç istenciyle alakadar olsa gerek. Güzellerse kendine tapar. &lt;br /&gt;Erkekler içinse ayrım daha kesiftir: Kötü kadınlar bıktırır, iyi kadınlar sıkar! (Oscar Wilde)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8632065985506301920?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8632065985506301920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/obsesif-adamlarn-asklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8632065985506301920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8632065985506301920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/obsesif-adamlarn-asklar.html' title='Obsesif Adamların Aşkları'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8043357706696715090</id><published>2009-12-01T09:56:00.000-08:00</published><updated>2009-12-01T11:21:52.130-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cemaat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İmam Hatip Liseleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YÖK'/><title type='text'>Açın İmam Hatiplerin Önünü!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxVsx33Ar2I/AAAAAAAAADY/TusNjcxLvfI/s1600/1458551288.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 146px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxVsx33Ar2I/AAAAAAAAADY/TusNjcxLvfI/s320/1458551288.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410350131419590498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Söylenen o ki; YÖK, Danıştay 8. Dava Dairesi'nin verdiği karara manifesto niteliği taşıyan bir itirazda bulunmuş. Bu manifestoya tam olarak &lt;a href="http://www.turktime.com/haber/YOK-ten-Danistay-Kararina-Manifesto-Gibi-Itiraz/75543"&gt;buradan&lt;/a&gt; ulaşabilirsiniz. &lt;br /&gt;Efendim bu "manifesto" adı verilen, haktan, hukuktan, eşitlikten bahsedip en yüksek oy alan aday yerine sonuncuları falan rektör adayı olarak belirleyen, 60 oy alan dekan adayı yerine 9 oy alan adayı atayan YÖK tarafından imza edilmiş itiraz dilekçesi şimdi Danıştay'ın İdari Dava Dairesi Kurulu'nun önüne gelecek. Ve bu "manifesto"yu okuyan üyeler ansızın Danıştay 8. Dava Dairesinin yaptığı bu muazzam hatayı görüp beyinlerinden vurulmuşa döneceklerdir. Bu şiddetle, hak ve hukukun gölgesinden yürüyüp gidecek ve İmam Hatip Liselerinde eğitim gören pek mazlum ve çok ezilmiş gençlerimizin önünü açacaklardır. Böylece bu gençler arasından varsa böyle yemeyip içmeyip ÖSS çalışanları, onlar işte Tıp, Hukuk, İktisat, Mühendislik gibi bölümlerde eğitim göreceklerdir. Sayın Cüneyt Ülsever yazısında tam olarak böyle yazıyor.(&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13076695.asp?yazarid=3"&gt;Bakın&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı böyle okuyunca, konunun eşitlikçi- ayrımcı vesair yaklaşımlarından ziyade çok farklı bir yönü aklıma geldi.&lt;br /&gt;Efendim, şimdi bu memleketimizin dört bir yanını adeta demirağlar misali ören cemaatlerimiz temel olarak ne gibi bir yöntemle çalışmaktadırlar? Hemen cevaplayalım: Cemaatlerde temel direk, aynı dinde olduğu iddia edildiği gibi namaz, her örgütte olduğu gibi bir beyin yıkama aktivitesi olarak sohbet ve katolik okullarındaki başarılara benzer olarak eğitimde muvaffak olmaktır. Bu üçlü sac ayağını kuran yapı hali hazırda ülkemizin hemen her köşesinde, dahası dünyanın her yerinde başarıyla işlemektedir. Demokrasinin kendilerine sağladığı özgürlüğü, ona tamamen zıt söylem, idea ve inançlara sahip olmaları vesilesiyle bizatihi demokrasiyi yemek için çalışmaları ilginçtir. Bunun adına sanırım "demokrasiye şirk koşmak" denir. (Teşbihten kaynaklanan hatalar için lütfen arayınız: 0505...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaatçi tedarik zincirinin nasıl çalıştığını gösterir bir şema çizmek isteseydik sanırım yine bu üç sac ayağını kullanmamız gerekirdi. Din hizmetlerinin yürütülmesi için ayrı bir başlık, eğitim için ayrı, yeme,içme, konaklama ve benzeri giderler için de başka bir başlık açardık. Bu zinciri oluşturan halkaların maliyet muhasebesini de gerek Anadolu kaplanları- sakallı sermaye olsun, gerek İstanbullu yeşil sermaye, gerekse de Türkiye'nin her yanından kendilerine yapılan bireysel bağışlarla topladıkları gelirler karşı gelecek şekilde hesaplarlardı. Bu hesaplamaları yaptığı varsayılan bir grup cemaatçi hiç şüphesiz "din hizmetlerinin yürütülmesi" kaleminin gösterdiği tutarın oldukça ciddi bir meblağ olduğunu görmüşlerdir. İşte tam bu sebeple, eğer din hizmetlerini aktarabilecekleri bir mekanizma bulabilirlerse (bu iş için bir taşeron ararcasına) rahatlayacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, iktidar bolluktur. İktidar, dünyevi zevklerin tatmini için en güçlü araçtır. Öyle değil mi? İktidar güçtür, iktidar vatandaşı becerme hakkıdır. Böyle değil mi? Cemaatimizin din işlerini bedavaya alabileceği bir kurum illa ki bu devlette vardır, değil mi? Elbette vardır! İmam Hatip Liseleri! Okulunu kamu gücüyle( ya da devlet eliyle zengin olmuş bir "hayırsever"in eliyle), imamını- öğretmenini 657'ye tabi kamu personeliyle, suyunu, yemeğini, konaklamasını ise milyonlarca vatandaşın o gıdım gıdım vergileriyle karşıladıkları bir sistemi düşünsenize? Cemaat bu sisteme geçtiği anda Ülker ve onun bağlı olduğu Yıldız Holding sanırım Türkiye'nin en büyük şirketi olur! Forbes listelerinde kaçıncı sıraya oturacağı tartışılır, ismini vermek istemeyen zengin işadamının Murat Ülker mi yoksa x.kuşaktan Hede Hödö Ülker mi olduğu üzerine bahisler açılırdı. Muhtemelen bugün başarının timsali olan Fen Liseleri'nin yerini İmam Hatipler alır, İmam Hatip öğrencilerinin %90 bilmem kaçının lisede okudukları daldan alakasız bölümler seçtiklerine dair gazete haberleri okurduk. Mikrofon uzatılan bu imam hatip öğrencileri, lise eğitimleri boyunca gerek Kuran'ı Kerim'in hatmi olsun, gerek fıkıh olsun çeşitli dal ve konularda yeterli eğitim aldıklarını, bundan sonra kariyerlerini (islami) anatomi, (islam) miras hukuku, (islam) iktisat tarihi, sosyal (harun yahyacılık)darwinizm gibi dersleri okuyabilecekleri bölümlerde sürdürmek istediklerini söylerlerdi. Bu röportajları televizyonları başında izleyen anne ve babalar çocuklarını imam- hatip liselerine yollayabilmek için onlara aldırmadıkları özel ders bırakmazlar, bir deneme sınavından ötekine çocularıyla koşturup dururlardı. Artık çocuğuna biyolojik bir güven duyan o anne ve babalar için meşhur söz; "benim çocuğumun fıtratı peygamber kabilinde(ya da benim çocuğum peygamber gibi akıllı) fakat çalışmıyor" olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz, hoş olmaz mıydı? Çok güzel olurdu! Devletin sosyal örgütlenmesi içinde cemaatlere yer arayana kadar, cemaatlerin sosyal örgütlenmesi içinde devlete öyle ya da böyle bir rol biçmeye çalışmak çok daha akıllıca değil mi zaten? Söylesenize, Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi daha iyi çalışmaktadır, Fettullah Gülen cemaati mi? (10 puan değerinde soru) İmam Hatip mezunu bir gencimiz ile F.G cemaatinden hazır yetişmiş bir müridimiz arasında vuku bulacak bir dinsel sidik yarışını kim kazanacak dersiniz? Sonsuza kadar uzatabilirim bu soruları. Ama yapmayayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak;&lt;br /&gt;Cüneyt Ülsever ne diyor; "bu çocuklar bizim çocuklarımız değil mi?". Sonra ne diyor; "15 yaşında bir çocuk kendi seçimi ile lise seçmiyor". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci soruya hayır şeklinde bir cevap verebilseydi sanırım ikinci soruyu hiç sormazdı zat-ı muhterem.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8043357706696715090?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8043357706696715090/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/acn-imam-hatiplerin-onunu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8043357706696715090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8043357706696715090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/acn-imam-hatiplerin-onunu.html' title='Açın İmam Hatiplerin Önünü!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SxVsx33Ar2I/AAAAAAAAADY/TusNjcxLvfI/s72-c/1458551288.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-7292871775751641665</id><published>2009-12-01T04:31:00.000-08:00</published><updated>2009-12-01T05:22:51.358-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Faşizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İzmir'/><title type='text'>İzmir faşizmdir, İsviçre de yardakçısı!</title><content type='html'>İsviçre'deki minare refarandumunun ardından, ülkemizin yiğit muhafazakar demokratları için bir küçük kontrpiye durumu söz konusu oldu. Zira onlar ki; sandıkta tecelli etmiş millet iradesinin işlerine gelmeyen kararları alan Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve benzeri örgütlenmeler gibi yargı bağımsızlığının teminatı ve temel yürütücüsü olan kurumları dahi istediğinde ortadan kaldırabilecek kadar güçlü olduğuna iman etmiş kitlelerdir. Son örnek olay olan YÖK'ün katsayı kararını büyük bir hezeyan histerisi ile karşılayan neo-eşitlikçi bu sahabiler, sandıktan çıkmış o melun iktidarın yetkilendirdiği YÖK'ün kararının mutlak adaleti sağladığını düşünürlerken sanırım İsviçre'deki minare karşıtı refarandumun sonucunu görünce ne diyeceklerini şaşırmışlardır. Hani adama sorarlar; "Türkiye'deki sandık da, İsviçre'deki incir çuvalı mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu demokrasi havarisi yeni nesil İslamcıların oksimoronlara bezeli yaşantı ve idealarını bir kenara bırakıp Sabah Gzetesi'nden Metin Sever'in bu pazar okuyucuları ile paylaştığı yazısına dönelim hemen. Son günlerin moda akımı "Faşist nitelendirme"den nemalanan Sever bakın ne yazıyor köşesinde: &lt;strong&gt;"İzmir uzun zamandır "üleşmenin" dışında kaldı. Değişemedi, dönüşemedi. 'Anadolu Kaplanları' dünyaya açılırken; İzmir kendi iç denizlerinde dolaşıyor. İzmir artık 'kırdır', 'taşradır.' Ekonomik aktörsüz. Kültürel, siyasal aktör ise hiç yok"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu inanılmaz tespitlerin orta yerinde pırıl pırıl parlayan İzmir kelimesi yerine "İsviçre'yi" oturtun. Pekala olamaz mı? İzmir'de teröristlerin ulvi ruhları için bir mevlüt okutmadıkları kalan DTP ve onların "demokrat- barış elçisi vb." taraftarları için ellerine -silah da değil- taş alıp kovalayan ahaliyi faşist mahluklar, oturdukları 3.5 milyonluk şehri de külliyen faşizmin başkenti ilan eden pek değerli yazar Kütahyalı ve onun junior ortaklarından Sever muhtemelen şimdi eline kalemi alıp İsviçre halkı ve onlara başkentlik yapmakta olan Bern şehri için de benzer bir yazı kaleme alıyordur değil mi? Hıhı, kesin öyledir! Ne de olsa İsviçre, "kırdır, taşradır". Yozgatlı, Kayserili iktidar ortağı kitleler çatır çatır demokratlık sıçarken, bir garip İsviçreli olsa olsa "kendi iç denizinde bile dolaşamayacak kadar çapsız, dünyadan ve uygarlıktan bihaberdir." Hele hele ekonomik aktör desen, sırra kadem basmış üç beş Yahudi'den ibarettir. Bankalarındaki milyarlarca dolarlık mevduatlar bir bir demokrasinin pir-ü pak toprakları olan Anadolu'ya intikal ederken, İzmir de, İsviçre de kendi küçük dünyalarında faşistlik oyunları oynamaktadırlar. Lozan'ı İzmir'e kardeş şehir yapsak evladır hani! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsviçre, kendisine biçilen demokrasi beşiği ünvanından kat'i surette vazgeçip "faşizm" kisvesini giymeye karar vermiştir. İzmir'in dağlarında ise artık çiçekler açmamakta, yerine eli silah tutan Türk İntikam Taburları talim etmektedirler. O faşizm ki, Bern topraklarında ehl-i sünnet tek bir Müslüman kalmamacasına kadar savaşmak, İzmir ovalarını Kürt kanlarıyla sulamak düsturuna dönüşmüştür. Kapitalizm, yakın akrabası demokrasiyi de alıp Anadolu'ya el öpmeye giderken, İzmir de İsviçre de kendi faşist liglerinde ilk iki sıraya oynayan yükselen yıldızlar olarak parlamaktadırlar. Metin Sever'e de işte bu gerçekleri eleştirmek düşmektedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Argumentum a fortiori". Yani "Çoğunluğun içinde az da vardır" ilkesi. Sanırım bu ilkeye dayanacak olan Avrupa Adalet Divanı, İsviçre'deki Müslüman kitle için bu abuk subuk refarandumu geçersiz sayacaktır. Ve yine İzmir'i faşizmle değil de aydınlıkla, özgürlükle bilen kitleler, o gün "protestoların uygulanma yöntemleri"nden habersiz &lt;br /&gt;hareket eden grubu "şehirdeki demokrat kitlenin" içindeki "az" olarak kabul edeceklerdir. Tüm şehri pervasızca faşistlikle, şehri provoke eden terör yandaşlarını da "barış elçiliği" ile nitelendirmeyecektir. Yani umarım böyle olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar: Metin Sever'in 29.11.2009 tarihli yazısı için &lt;a href="http://sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Yazarlar/sever/2009/11/29/agla_sevgili_izmir"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;Ayrıca; aynı gazeteden Rasim Kütahyalı'ya "ayarlardan ayar beğen" diyerek pek bir şükela yazı kaleme almış olan Öncel Öziçer'in yazısı için &lt;a href="http://sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Yazarlar/ozicer/2009/11/29/rasim_kiyamam_ben_sana"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;:&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-7292871775751641665?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/7292871775751641665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/izmir-fasizmdir-isvicre-de-yardakcs.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7292871775751641665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7292871775751641665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/12/izmir-fasizmdir-isvicre-de-yardakcs.html' title='İzmir faşizmdir, İsviçre de yardakçısı!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2615145431789330788</id><published>2009-11-16T14:54:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T15:10:35.844-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hacettepe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evrimsel İktisat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Darwin'/><title type='text'>Darwin ve Evrimsel Iktisat Sempozyumu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SwHbzAJ9jyI/AAAAAAAAADQ/5FWTaUTSt9w/s1600/sonjpg.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 227px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SwHbzAJ9jyI/AAAAAAAAADQ/5FWTaUTSt9w/s320/sonjpg.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404842697082900258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;19-20 Kasım tarihlerinde Beytepe'de süper bir sempozyum düzenleniyor. Aşağıda tanıtım yazısını bulacağınız sempozyumda değerli hocalarım Ergun Türkcan, Nuri Emrah Aydınonat ve Altuğ Yalçıntaş'ın yanısıra Gazi'de kimi konuşmalarına rasgeldiğim İşaya Üşür ve Hacettepe Biyoloji bölümünün yıldızı Habertürk'te katıldığı evrim konulu "abuk program"&lt;br /&gt;Sansürsüz performansıyla parlamış olan, fakat benim asıl olarak Bilim ve Gelecek'te okuduğum Ergi Deniz Özsoy sunuşlarını yapacaklar. &lt;br /&gt;Kaçırmamanızı öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darwin ve Evrimsel İktisat Sempozumu&lt;br /&gt;19-20 Kasım 2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğrul Çubukçu Salonu&lt;br /&gt;İİBF Binası Beytepe-Ankara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü Charles Darwin'in 200. doğum yıldönümü ve onun bilim dünyasında çığır açan eseri Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasının 150. yıldönümü nedeniyle "Darwin Yılı" olarak ilan edilen 2009 yılı içerisinde "Darwin ve Evrimsel İktisat" başlıklı bir sempozyum düzenleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat biliminin mekanistik kabullere dayanan yerleşik yorumunun dünyada yaşanan krizle birlikte daha yüksek sesle sorgulanmaya başladığı bir dönemde gerçekleştirilen bu sempozyumda, Darwin'in ortaya koyduğu bilimsel modele yaslanan evrimsel iktisadın yerleşik iktisada bir alternatif oluşturup oluşturmadığı tartışmaya açılacaktır. Bu çerçevede, sempozyumda, Darwin'in ortaya koyduğu bilimsel modelin temel unsurları, bu modelin iktisadi düşüncede nasıl bir değişime yol açtığı ve günümüzün sosyo-ekonomik gerçekliğini anlamada Darwin'den esinlenen iktisat anlayışının nasıl bir çerçeve sunduğu masaya yatırılacaktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Site için &lt;a href="http://evrimseliktisat.hacettepe.edu.tr/index.html"&gt;tıklayın.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Facebook Eventi için &lt;a href="http://www.facebook.com/#/event.php?eid=181974458784&amp;index=1"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2615145431789330788?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2615145431789330788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/11/darwin-ve-evrimsel-iktisat-sempozyumu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2615145431789330788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2615145431789330788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/11/darwin-ve-evrimsel-iktisat-sempozyumu.html' title='Darwin ve Evrimsel Iktisat Sempozyumu'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SwHbzAJ9jyI/AAAAAAAAADQ/5FWTaUTSt9w/s72-c/sonjpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-6216821793371423075</id><published>2009-10-11T11:51:00.001-07:00</published><updated>2009-10-13T10:27:03.114-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mülkiye Edebiyat Topluluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakan Günday'/><title type='text'>Hakan Günday Siyasal'da!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/StIrjjBKGlI/AAAAAAAAADI/iPvEw6FWxMY/s1600-h/fft5_mf254928.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 210px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/StIrjjBKGlI/AAAAAAAAADI/iPvEw6FWxMY/s320/fft5_mf254928.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391419593611418194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ve beklenen haber!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül ayında yeni kitabı Ziyan'ı okurlarıyla buluşturan yazar Hakan Günday, mezunu olduğu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde genç okurlarıyla buluşuyor! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülkiye Edebiyat Topluluğunun sezon açılış etkinliği olan ve Mülkiyeliler Birliği'nin değerli katkılarıyla gerçekleşecek olan bu buluşmaya sadece Mülkiyeli öğrenciler değil, tüm Ankaralılar davetli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer siz de Hakan Günday söyleşisini kaçırmak istemiyorsanız lütfen not edin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarih:&lt;/strong&gt; 16 Ekim 2009 Cuma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Saat:&lt;/strong&gt; 15.30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer:&lt;/strong&gt; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi- Küçük Amfi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adres:&lt;/strong&gt; Cemal Gürsel Bulvarı, AÜ Cebeci Kampüsü- Cebeci/ ANKARA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulaşım:&lt;/strong&gt; Metro ile; Kurtuluş Ankaray İstasyonu. Ve Cebeci yönüne ulaşan tüm minibüs ve otobüsler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-6216821793371423075?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/6216821793371423075/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/hakan-gunday-siyasalda.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6216821793371423075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6216821793371423075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/hakan-gunday-siyasalda.html' title='Hakan Günday Siyasal&apos;da!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/StIrjjBKGlI/AAAAAAAAADI/iPvEw6FWxMY/s72-c/fft5_mf254928.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-7379683135768203037</id><published>2009-10-08T01:10:00.000-07:00</published><updated>2009-10-08T14:52:38.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yol Haritası'/><title type='text'>Yol Haritası Nerede?*</title><content type='html'>Hatırlarsınız, Abdullah Öcalan'ın 15 Ağustos'ta yayımlayacağını deklare ettiği bir "yol haritası" vardı. 15 Ağustos'ta, yani PKK'nın Türk Devleti'ne karşı silahlı mücadeleye giriştiği günün yıldönümünde olacaktı. Fakat, açıklanmadı. &lt;br /&gt;Daha sonra, DTP'li milletvekilleri AKP'nin 1 Eylül'de açıkladığı(ya da öyle olacağını vaadettiği) Kürt Açılımı raporunu tiye alırcasına Diyarbakır'da bir "barış mitingi" düzenlediler ve bu organizasyonda Abdullah Öcalan'ın yol haritasını açıklayacaklarını bildirdiler. Fakat, açıklanmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçi duygulara tevessül eden birçok arkadaşım kızabilir; fakat sormak septik aklın, samimi arayışın gereğidir: Bu kahrolası yol haritası nerede? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu blogu takip edenler, blogtaki genel havanın, tarz-ı üslubun soru sormak, çoğu zaman da bu sorulara ironik ve/veya kinayeli, zaman zaman da oksimoronlara bezeli yanıtlar vermek ya da o yanıtları okuyucunun vermesini beklemek olduğunu bilirler. Fakat bu sefer ne kinaye var, ne ironi. Soru açık; yol haritası nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak ediyorum; harita kayıp mıdır? Bir meczubun elinde lime lime mi olmuştur? Ya da Milliyetperver Türk yağızları haritayı bulup malum şahsın naciz vücuduna dövme olacak surette sanat mı icra etmişlerdir? Yahut da harita, DTP Genel Merkezi'nde ucu pis, çıkışı belirsiz bir kör deliğe mi girmiştir?&lt;br /&gt;Ya da Emine Ayna, güzel ve yalnız Güneydoğumuzda Van senin, Diyarbakır benim yolları yürümekle tüketirken, hacetini gidermek üzere girdiği bir yurdum helasında kullanacak mendil bulamayınca ihtiyacını yol haritası vasıtasıyla mı görmek zorunda kalmıştır? Toplumun zihni bu ve benzeri binlerce senaryonun tahakkümü altında bir o yana, bir bu yana savrulmaktadır. Vatanın ulvi çıkarları, Kürt ve Türk halklarının kadim kardeşlikleri için bu sorulara tatmin edici cevaplar aramak her babayiğit gencin hakkıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt Açılımı nidalarıyla toplumu topyekün gaza getirme misyonu edinmiş iktidarın açılımdan anladığı üç beş Biji, Piroz, Be falan olunca; insanlara kimliğiyle gurur duymaları gerektiğini söyleyip durmaları gibi ancak çocuklara söylenecek şeyler karşı tarafta akis yaratmıyor. Bu etki tam olarak kitlelerin Türk Devleti'ni adeta "siz bi nanenin açılımını yapamazsınız" yargısına ulaşmasına sebep olmakta, böyle olunca da yaraya derman olacak anlamda bir ehemmiyete bürünen DTP, insanların gözünde çözümün başat aktöründen daha başatı konumuna yükselmektedir! Godot'yu beklercesine bir yol haritasını beklemek bu saatten sonra teröristbaşı ile onun kuklalarının sözüne kulak vermek ve bu anlamda terörize olmaktan çok, AKP basiretsizliğinin yarattığı hayalkırıklığının tamir edilmeye çalışıldığı bir ağlama duvarına dönüşmüştür. Devletimiz acziyet içinde, altından kalkamayacağı projelerin heveskarlığıyla toplumu bir bıçak gibi ikiye bölerken, savaşın adından, kanın renginden tiksinmiş binlerce barışsever Kürt ve Türk insanı bir garip DTP grubuna, bir küçük, tatlı teröristçik Apo'ya el açmış duruma gelmiştir! İktidarın yalakalarıyla yaptığı önsevişmeler, nihai sonucu bekleyen kitleleri adeta yormuştur. Cengiz Çandar olsun, Hasan Cemal olsun, Mehmet Ali Birand olsun ortaya hiçbir şey konamamış olan açılımı alkışlarken, yatağa giren -bitik- erkeğini döndürmeye çalışmakta, rüyalarında zat-ı alilerini halkın arasında alkışlar, kutlamalar, kuklalar ve oyuncaklarla yürüyen "Padişahımız Çok Yaşa" Recep Tayyip Erdoğan'ın arkasında mağrur, muvaffakiyetli, bir anlamda mürşid, bir o kadar da mütehassis olarak tahayyül etmektedirler. Ne yazıktır ki milliyetçi vatandaşının oyundan olmak istemeyen iktidarları onları bu zevkten, bu şereften mahrum etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin daha da garibi, daha ilginci nedir, biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola 15 Ağustos'ta şov yapmak üzere çıkan Abdullah Öcalan, gün geldiğinde haritayı açıklamaktan kaçındı! &lt;br /&gt;1 Eylül'de hükümeti salvolamak isteyen DTP'liler de "kimi sebeplerle" haritanın gizliliğine saygı göstermeye devam ettiler!&lt;br /&gt;Bu adamlara kim, nasıl bir baskı yapıyor? Kürt halkının aradığı/ beklediği siyasi figür- yani kahraman(!), neden ortaya çıkmaktan bu kadar imtina ediyor? Ergenekonsuz kalmış vatan sathında bu potansiyel kahramanlara nizam verenler kim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık yeni derin devletimizle tanışma vakti gelmedi mi a dostlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bu yazı; küçük bir merakın peşine düşen bendenizin Tanpınar üslubunun çok fazla etkisinde kalmam neticesinde ortaya çıkmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-7379683135768203037?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/7379683135768203037/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/psikolojik-beklenti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7379683135768203037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7379683135768203037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/psikolojik-beklenti.html' title='Yol Haritası Nerede?*'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-7128787842483802394</id><published>2009-10-02T15:41:00.000-07:00</published><updated>2009-10-03T11:16:01.584-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mülkiye Felsefe Topluluğu'/><title type='text'>İroniden Anlayan Nesli Sevdik!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsaOeO_Dt0I/AAAAAAAAADA/JXxZXGi4NWc/s1600-h/n54648327114_303.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 189px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsaOeO_Dt0I/AAAAAAAAADA/JXxZXGi4NWc/s320/n54648327114_303.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388150654265177922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün güzel insan Yuzika ile 17.30 sularında alt kantine doğru ilerlerken aklımızda tek bir soru vardı: Bu okulda, bu saate kadar sadece felsefe toplantısı için bekleyen kaç kişi olabilirdi!? Fakat Mülkiye'nin Küba kantini olarak da geçen kantininde gördüğümüz kalabalık, bizi tam anlamıyla dumura uğrattı! Son 4 yıldır katıldığım hiçbir felsefe topluluğu açılış toplantısında böylesi bir kalabalığa rasgelmemiştim. İnsanların "oradan geçiyordum, uğradım" ya da "arkadaşım gel dedi, geldim" tadındaki ilgilerinden çok, bile isteye orada bulunmak üzere akşamı beklemiş olmaları, onların topluluktan öte, felsefeye karşı gelişmiş olan ilgilerini kanıtlar nitelikteydi! Bu ilginin eskimiş felsefecileri nasıl sevindirdiğini bilemezsiniz!(Muhtemelen Yuzika bu olayı kutlamak üzere şu anda Ankara barlarına karışmıştır!:))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topluluğun bu dönemki teması; ironi! Grubu oluşturanlar arasından çıkan, Hukuk felsefesi, Marxism, Din felsefesi, Ahlak felsefesi, Epistemoloji gibi önerilerin tartışılması ve güzel başkan Özgür tarafından yapılan yönetim neticesinde alınmış olan nihai karar herkesin ilgisini çekti. Özellikle Yuzika'nın yaptığı vurgularda ironi üstbaşlığının edebiyatı, plastik sanatları, sinemayı, tiyatroyu, televizyonu, felsefenin diğer neredeyse tüm dallarını ve birçok benzerlerini kapsaması da genç felsefecilerin "ironi"ye yeşil ışık yakmalarında etkili oldu. Tabi yine Yuzika'nın Woody Allen filmleri izleme önerileri, Trabzon gezisi vaadi, Ulus Baker buluşmasında tüketilebilecek potansiyel şaraplar iddiası ve Ayhan Yalçınkaya okumaları telkinleri de yeni üyeler üzerinde etkili olmadı değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası bu yıl Felsefe Topluluğu için oldukça eğlenceli bir yıl olacak gibi gözüküyor! Biz tekaüt felsefe severler olarak; Kubaros Volkan, Yuzika, Sedef, Gözde, Caner ve bendeniz felsefe sevenler camiasının arasına döneceğimiz yeni yılın ilk okumasını sabırsızlıkla bekliyor ve klasik olduğu üzere; aramıza yeni katılan tüm genç felsefecilere "ne iyi ettiniz de geldiniz" diyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Ekim 2009- 16.30'da Alt Kantin'de buluşmak üzere!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-7128787842483802394?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/7128787842483802394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/ironiden-anlayan-nesli-sevdik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7128787842483802394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7128787842483802394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/ironiden-anlayan-nesli-sevdik.html' title='İroniden Anlayan Nesli Sevdik!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsaOeO_Dt0I/AAAAAAAAADA/JXxZXGi4NWc/s72-c/n54648327114_303.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-7429831914793541472</id><published>2009-10-01T16:03:00.001-07:00</published><updated>2009-10-03T11:16:47.637-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cemil Çiçek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AKP'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cumhurbaşkanı'/><title type='text'>Cumhurbaşkanını Seçme Meselesi</title><content type='html'>Dün Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek çok müthiş bir laf etti: &lt;br /&gt;"'Halk cumhurbaşkanını bizden daha iyi seçer'" (Haberin detayları için &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25005699/"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümlenin içinde bir "çelişki" var. Cümleyi okuyan herkes bu çelişkiyi kolayca sezer. Cemil Çiçek diyor ki, biz; Meclisteki parlamenterler, cumhurbaşkanı seçimi söz konusu olduğunda halktan daha başarılı değilizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gören de Cemil Çiçek'in seçilerek değil de, atanarak geldiğini falan sanır! Biz yine de iyi niyetimizi koruyarak cümleyi anlamaya çalışalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Çiçek ne demiş olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Halk, biz parlamenterlere göre çok daha tarafsız bakar ve seçimini -daha- doğru olandan yapar.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;O zaman, cumhurbaşkanı seçiminde son derece mahir olan halk, parlamenter seçiminde neden başarısızdır? Cumhurbaşkanını seçmekte bu derece başarılı olabileceği varsayılan halkın, cumhurbaşkanı seçemeyecek parlamenterler seçmesi başlı başına bir tezat değil midir? Bu halk, parlamenterleri kafası iyiyken mi seçmiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Cemil Çiçek'in "biz" dediği, AKP grubu mudur? Eğer öyleyse, "halkın bizden daha iyi seçmesi", "halkın AKP'den daha iyi seçmesi" anlamında mı kullanılmaktadır? Ya da "halkın -bizden olanı- bizden(AKP'den) daha iyi seçmesi" yargısına mı ulaşmalıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman bu cümlenin arkasında, Meclis tarafından aday gösterilmek yöntemiyle yapılacak olan bir seçimde, Milli Görüş kökenli bir isim olacağı kesin olan Cumhurbaşkanı adayının, AKP tarafından belirlenirken zorluk çekileceği, çatlaklıklar oluşacağı, çıkartılacak adayın kimi itirazlarla karşılaşabileceği mi ifade edilmektedir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3)Ya da Cemil Çiçek gizlice; "meclis olarak seçersek bizim, yani AKP'nin, dediği olacaktır elbette ama halka sorarsak alınacak oylar neticesinde güvenimizi pekiştiririz!" mi demek istemektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer öyleyse, cumhurbaşkanı seçiminden önce erken seçime gitmek ve bu desteği sandıkta görmek daha mantıklı değil midir? Ne de olsa AKP'nin oyları pek de düşüş göstermiş değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Çiçek her ne demek istemiş olursa olsun, lafı daha fazla dolandırmadan paylaşmak istediğim paragrafa geçeyim. Aşağıdaki, Nobel ödüllü Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee'nin son romanından yaptığım alıntıyı okuyun ve bunun üzerine sadece düşünün: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Krallıklar zamanında kralın büyük oğlunun yönetmeye en ehil kimse olduğunu düşünmek nasıl saflık idiyse, bizim zamanımızda da demokratik olarak seçilmiş birinin en ehil yönetici olduğunu düşünmek öyle saflıktır. Ardıllık kuralı en iyi yöneticiyi belirlemenin değil, şu veya bu kimseye meşruiyet kazandırarak iç çatışmayı önlemenin bir yoludur. Seçmenler- demos- ödevlerinin en iyi adamı seçmek olduğunu sanırlar, oysa ödevleri gerçekte çok daha basittir: kim olursa olsun birine icazet vermek(vox populi vox dei).Oyları saymak gerçek(yani sesi en çok çıkan) vox populi'nin hangisi olduğunu bulmanın bir aracı gibi görünebilir; fakat oy sayma reçetesi, tıpkı büyük oğul reçetesi gibi, asıl gücünü nesnel, kesin ve siyasal tartışma alanının dışında oluşundan alır. Yazı tura atmak da aynı derecede nesnel, kesin ve tartışmasızdır ve o bakımdan vox dei'yi pekala aynı derecede temsil ettiği ileri sürülebilir.(nitekim ileri sürülmüştür de.) Yöneticilerimizi yazı tura atarak seçmiyoruz- yazı tura atmak itibarsız bir etkinlik olan kumarla ilgili görülmektedir- ama yöneticileri tarihin başından beri yazı tura yöntemiyle seçilen bir dünyanın daha kötü bir durumda olacağını kim ileri sürmeye cüret edebilir?"*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*J.M. Coetzee, Kötü Bir Yılın Güncesi (2009), Can Yayınları, Sayfa: 22&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-7429831914793541472?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/7429831914793541472/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/cumhurbaskann-secmek-meselesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7429831914793541472'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/7429831914793541472'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/10/cumhurbaskann-secmek-meselesi.html' title='Cumhurbaşkanını Seçme Meselesi'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2562574668430156180</id><published>2009-09-30T02:40:00.000-07:00</published><updated>2009-10-01T15:21:06.214-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakan Günday'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ziyan'/><title type='text'>Born to be Wild</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsUmjE-UClI/AAAAAAAAAC4/BeTu26vLVMI/s1600-h/ziyan2009.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 199px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsUmjE-UClI/AAAAAAAAAC4/BeTu26vLVMI/s320/ziyan2009.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5387754913291045458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;----Dikkat---- &lt;br /&gt;----Bu yazı baştan aşağı Hakan Günday'ın Ziyan romanı ile ilgili bilgiler içermektedir.----&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı romanların nasıl başladığıyla, bazılarının da nasıl bittiğiyle çok ilgiliyim. Hasan Ali Toptaş'ın ya da Orhan Pamuk'un ilk kelamları, romanlarına motivasyonum açısından dikkat edilmesi elzem olanlardır. İhsan Oktay Anar'ın dönem betimlemeleri yaptığı ilk sayfa şovlarını da dönüp dönüp izlerim. Fakat Hakan Günday'da mesele, karakterlerin dönüp dolaşıp hangi bokun içine girdikleriyle ilgili. Ziyan'ın Asil'i Ziya Hurşit ve onun yaratıcısı tek günlük askerin hikayesi klasik Hakan Günday karakterinin hangi bokun çevresinde döndüğünü anlatıyor.Hakan Günday'ın alıştığımız tarzından farklı unsurlar taşıyan bölümlerin yoğunluğu dikkat çekse de, okuyucularının fazlasıyla tatmin olacağı bir akıcılığa, aforizma dokusuna ve aykırı karakter yapılarına sahip. Yukarıda belirttiğim gibi, girişi biraz sakat. Fakat kitap tam ortasında adeta bölünüyor ve özellikle sonlara doğru "bam bam" vurmaya başlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziyan'ı ilk okumaya başladığımda "palas pandıras yazma" yöntemiyle yazıldığını düşünmüştüm. Klasik; kusma edebiyatı olarak özetlenebilecek Hakan Günday tarzı.(Tarzı yaşatan karakter olarak; Azil(2007)de Asil)&lt;br /&gt;Fakat romanın orta yerinde başlayan tarih dersi bu fikrimi yerle bir etti. Çünkü çok açık ki roman yazarı, romanına karakter olarak seçtiği Ziya Hurşit'i sadece tarihsel bir kişilik olarak araştırmamış, dönemi ve dönemin siyasi olaylarını da olabildiğince okumuş ve üstüne düşünmüş. Bu anlamda roman "delirmekten korkan adam"ın hikayesini anlatırken yalnızca alegori yapmıyor, tarihle hesaplaşması bitmemiş Türk gencine bir yorum yapma kabiliyeti de sağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın özünde elbette Atatürk'e suikast yapan adamın, bunu hangi saiklerle yapmış olabileceğini araştıran bir yapı var. Fakat romanın karakterleri, bugün Kürt sorunu, terörizm vesaire olarak adlandırdığımız konularda zaman zaman karşıt, zaman zaman ırkçı, zaman zamansa ironik bir dille görüş ifade ediyorlar. Bir askerin halet-i ruhiyesi olarak belirlenebilecek tüm bu kurgu aslında toplumun içindeki binlerce delinin ya da normal insanın fikirlerini yansıtabilecek gerçeklikte. Evet şunu öylece belirtmekte oldukça yarar var: Delilikten, ondan sakınmaktan ya da kaçmaktan bahsedebilir bu kitap. Asosyal Hakan Günday karakterleri uçuk, uçarı fantastik öyküler yaratanlar olarak belirebilir. Fakat artık o kadar eminim ki; Hakan Günday bize, kıyısında dolaşıp durduğumuz, belki de daha önce gittiğimiz ya da en azından bir kez olsun gitmek isteyeceğimiz, çok minik bir ayak kayması neticesinde ulaşabileceğimiz dünyaları anlatıyor, en saf ve yalın haliyle. Bu gerçekçilik henüz askere gitmemiş beni, askerlik hakkında kabuslar görmeye itecek kadar etkiledi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında romanda klasik Hakan Günday aforizmalarına rastlıyoruz, sık sık. Bunlardan birkaç kez tekrarlananlarından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben ruhun varlığına inanmam. Ölümden sonra hayatta kalan hiçbir şey yoktur. Beden, insan zihninin organik düzeneğidir. Çalışıyorsa, hayattaysa düşünce üretir. Beyindeki elektrik akışının sona ermesiyle ne ruh kalır ne de zihin. Nasıl bir akü, elektriğin kendisi olduğunu iddia edemezse, insan da enerjinin kaynağı olduğundan söz edemez. Ama hayalperestlik ölümlüye hastır. Tanrının yansıması olduğunu iddia etmek, ölünce ona dönmek, ölümlü bir deri çantada ölümsüz bir ruh taşımak. Çocuklar için bütün bunlar. Anlaşılması gereken, bedenin bir depo olduğu. Boşaldığı zaman imha edilen bir depo. Nereden mi biliyorum? Çok basit. Ölü bir adama sordum: "O zaman, ölümü anlat bana. Ölümden sonra ne olduğunu anlat."&lt;br /&gt;"Evren, tekamül üzerine kurulmuştur. Varlıklar, tamamlanana kadar hayat gelip giderler. Böyle diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Tekamül ne demek, biliyor musun? Olgunlaşma demek. Evrim, demek. Peki, bunların ne olduğunu biliyor musun? Söyleyeyim: Olgunlaşma, kimseye ve hiçbir şeye güvenmemeyi öğrenmektir: Evrimse, boş bir ağızla doğup, gerektiğinde insan eti yiyecek kadar keskin dişlere kavuşmaktır. Yeniden doğmak, ölümden sonra hayat, sonsuz bir ruh. Çocukça bütün bunlar. Ölümden sonra hayatta kalan hiçbir şey yoktur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da şu alıntı üniversite gençliği için "klişeleşek" cinsten: &lt;br /&gt;"O yıllarda benden bahsedenler, nihilist ve anarşist kelimeleri arasında sıkışıp kalmışlardı. Bense havaya atılan madeni bir para gibi, her sabah ikisinden biri olarak uyanıyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın çatısını oluşturan bazı unsurlar var. Hermann Hesse(Siddhartha, Steppenwolf), Friedrich Nietzsche (Ecce Homo), William Blake, Georges Darien(Güzel Fransa).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Georges Darien özellikle çok önemli. Çünkü romanda onun kitabından yapılan alıntı, Asil'in ruhu için oldukça özetleyici:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Halk dediğin, olabilecekken, özgür olmak istemeyen, çektiği aptal acılara aptal zevkler sayesinde katlanan ve bütün sosyal anlaşmalara uyan bir mahluktur. Koyunlar sürüsü ve çobanlar sürüsüdür. Onun ötesindeyse bireyler vardır. Bireyin halka duyduğu nefret daim olmalıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Günday külliyatında böylesine vahşi, böylesine sert başka bir kitap yok. Vahşi olmak için doğmuşlara, vahşet yaratıp yokedenlere ve yokolanlara bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2562574668430156180?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2562574668430156180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/born-to-be-wild.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2562574668430156180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2562574668430156180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/born-to-be-wild.html' title='Born to be Wild'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsUmjE-UClI/AAAAAAAAAC4/BeTu26vLVMI/s72-c/ziyan2009.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-91295078666773536</id><published>2009-09-28T13:30:00.000-07:00</published><updated>2009-10-01T15:14:51.953-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='München'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Wiesn'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oktoberfest'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Münih'/><title type='text'>Wiesn und München</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsEpq8v7PWI/AAAAAAAAACw/q7j9jrNqMas/s1600-h/n520154337_1453405_8558.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsEpq8v7PWI/AAAAAAAAACw/q7j9jrNqMas/s320/n520154337_1453405_8558.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5386632447150210402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl bugün, bu saatlerde, Münih- Augsburg treninde sağ ve sol yanımda birer Alman abla olduğu halde yolculuk etmekteydim. Açıkça trenin tüm kompartıman ve vagonlarına hakim olmuş olan bira kokusu, zerre içkiyle imtihan olmamış kimi mütedeyyinlerin bile kafalarını güzellemişti. Trendeki toplam promil oranının milyarlarla hesaplanabileceği o serin Bavyera gecesinde tren eğlenceli ve esrik Münih'ten, sıkıcı ve soğuk Augsburg'a doğru sallanarak ilerliyordu, pek tabii. Dünyanın en güzel festivaline iştirak etmenin verdiği haz, biranın yaratabileceği özgür ve barış içindeki dünyamızdan hiç şüphesiz çok daha güzeldi. Germen halkını soğuk, kaba ve ırkçı bulan leziz Türk havsalası, birkaç bardak Mass Bier'ın tüm dünya halklarını nasıl kardeş yaptığına tanık oluyordu olmasına da, kafası iyiyken bu yargıyı idrak edemiyordu, idrak edebileceği bir sabaha uyandığındaysa o geceyi hatırlayamıyordu. Sonuç, statükonun devamıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birayı sevdiğim için Almanlara dost değilim. Fakat Almanları seviyor olmamın bir nedeni de elbette bira aşklarıdır. Bu, "sudan ucuz bira", "su niyetine bira içmek" gibi artık klişelişmiş ifadelerin ötesinde bir unsur içerir. Her şeyde olduğu gibi, bira içmenin de bir kültürü vardır ve bu; Alman topraklarında, Türklerin daha çok "Decorum- Adab-ı Muaşeret" yönünden yaklaşmalarından farklı olarak, vakayı bir eğlence ve yek vücut olma haline dönüştürme noktasında algılanır. Münih'in büyük(ki büyük ifadesi kafi değil) ve yeşil(ki yeşil ifadesi resmi eksik bırakır) parklarının gözbebeği olan BierGarten'larda birbirini tanımayan bir sürü Alman genç kadın ve erkeğinin yanyana gelerek yaptıkları tam olarak bu kültürü her gün ve her dakika yeniden yaratmaktır. Türk sosyetik solcu ciheti ile orta sınıf anadan terbiyeli Anadolu kadınının, bu kültürü sözgelimi Ankara'nın göbeğinde resmetmeleri ve/veya benzer bir kültürü birlikte yaratmaları imkan dahilinde bile değilken, hasbelkader varıp gittikleri Münih'in tüm bahçelerinde böylesi bir ortam görmeleri onların küçük ve cici nomoslarında çeşitli dezenformasyonlar yaratmıyor değil sanırım. Kimbilir, belki de taş gibi dönüyorlardır memlekete.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münih'te biranın adı -lami cimi yok- Augustiner'dir. Hakiki Bavyeralı bu birayı içer. Tekaütleri Weiss'ını tercih ederlerken, gençleri pek tabi ki Helles'i seçerler. Weiss pompalı tüfek havasındadır daha çok, Clint Eastwood'un son hallerine yakışan türden durur elde. Helles ise taramalı tüfektir. İçtikçe içirir, son mermiye kadar gitmek ister. Tony Montana'ya hayran olan ya da olmuş olan kitle için vazgeçilmezdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oktoberfest kadın içinse dar elbise, kısa etektir. Seksapeliteyi gözünün önünü bile göremeyecek olan Germen efelerinin burnuna kadar sokmak ama onlardan yanıt almayı beklemek yerine, onlarla dalga geçmeyi tercih etmektir. Oktoberfest'te seks yasaktır. Yegane amaç içmek, içmek ve içmektir. Bira içmek. Sonra da unutmak, bir yıl sonrasını beklemek. Bu yüzden katı sünni ahlakın televizyonda görüp akıllarında kırbaç cezasına mahkum ettiği kitleler, sandıklarının aksine zina ile değil alkolle rind olurlar. Yine bu kitlelerin en büyük günahı ise, Oktoberfest boyunca sarımtrak akan Isar nehrine rengini vermeleridir. Kalanı vehimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdiğiniz kadın başka erkeklerin ellerinde ve masaların tepesinde öpücüklere boğulurken, Kundera romanlarında bol bol betimlenen; aynı kadını seven adamların kıskançlığın yanında ezik de bir -topyekün olma- hayali kurmalarına benzer şekilde (ya da Nietzsche'nin meşhur üçlü aşkı- Menage a trois-) geliştirdiğiniz maço ruhun içinde, bir yandan bir yudum bira daha içmenin peşine düşmek tam olarak Oktoberfest ruhudur. Sevgilinizin size hissettirdiği tüm o çarpışan hisler, trende kolkola uyurken siz, yerini farkettirmeden huzura bırakır. O huzur da sizi alır, bitmesini hiç istemediğiniz bir uykunun ortasına atar. Ve şaşırtıcıdır; Bavyera'nın birasının sabaha etkisi kalmaz. Siz istersiniz, o gelir. Oktoberfest hiç unutulmayan, ama aslında asla tam olarak hatırlanmayan bir hayaldir bu yüzden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-91295078666773536?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/91295078666773536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/wiesn-und-munchen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/91295078666773536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/91295078666773536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/wiesn-und-munchen.html' title='Wiesn und München'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SsEpq8v7PWI/AAAAAAAAACw/q7j9jrNqMas/s72-c/n520154337_1453405_8558.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2370719175456318301</id><published>2009-09-23T01:18:00.000-07:00</published><updated>2009-09-24T10:47:14.022-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cengiz Çandar'/><title type='text'>Periyodik Açılım Seansları</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SrrGVhGkocI/AAAAAAAAACo/wCE1Uj-Aquc/s1600-h/ergenekon-can-dundar-kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 256px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SrrGVhGkocI/AAAAAAAAACo/wCE1Uj-Aquc/s320/ergenekon-can-dundar-kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384834377440338370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Can Dündar ve Celal Kazdağlı'nın 1997 yılında yazmış oldukları "Ergenekon" adlı kitabı okurken, Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemi anlattıkları bölümün bu sıralar pek gündemde olan "Kürt Açılımı" projesiyle ne kadar da benzeştiğini gördüm. Birinci Körfez Savaşı dönemine rastgelen ve emperyal güçle birlikte hareket etmeye çalışan iktidarın yaptıkları ile İkinci Körfez Savaşı'nda benzer bir tavrı göstermeye çalışan ama bir türlü beceremeyen AKP'nin "geç olsun, güç olmasın" müşevviğiyle Üçüncü Körfez Savaşı'nın ilk adımı olacak(!) ABD'nin Irak'tan çekilme sürecinde yapmaya çalıştıklarının nasıl da benzeştiğini göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın şu satırlar o kitaptan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Özal'ın Kürt sorununa ilgisi aslen Körfez Krizi'yle başladı. 17 Ocak'ın ilk saatlerinde patlayan savaşta, Bağdat rejiminin karşısında uluslararası bir koalisyon vardı ve herkes Saddam'ın devrileceğine kesin gözüyle bakıyordu. O dönemde Cumhurbaşkanı Özal birden ön plana çıkıvermişti. Başkan Bush'la görüşüyor, CNN'de boy gösteriyor; bu arada da Köşk'e gelen herkesin önüne haritalar serip görüşlerini anlatıyordu. Bölgedeki koalisyon güçlerinin komutanı General Norman Schwarzkopf gibi o da Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesinden yanaydı. Herkesten daha atak görünyordu. Askerlerden bile."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[...]TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk da Özal'ın bu isteğini yakından bilen biriydi: "Saddam'a karşı büyük düşmanlığı vardı. Bush'la beraber Körfez Krizi'ni yönettiğini söylerdi. Ve hatta Körfez Krizi senaryosunun kendisine ait olduğunu bana defalarca söylerdi. Basra Körfezine kadar bir Türk kuvvetinin gidebileceğini, meseleyi çözebileceğini haritalar üzerinde bana anlatıyordu. Özal'ın senaryosu, savaş sonrası Irak'ta, Türkiye'nin söz sahibi olması esasına dayanıyordu. Eğer Irak parçalanırsa, Türkiye tarihi gerçekleri gündeme getirip hak iddia edecekti. Irak parçalanmazsa, rejimin yeni oluşumunda söz sahibi olmalıydı. Bunun için Türkiye'nin elinde Türkmen kartı vardı. Ancak bu zayıf bir karttı. Irak'ta söz sahibi olabilmek için başka bir kart daha gerekiyordu. O kartı da Özal'a, bölgeyi çok iyi tanıyan danışmanı Cengiz Çandar hatırlattı. Bu kartın adı Kürt Kartı'ydı."[...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani anlaşılan o ki bu açılım laflarının arkasındaki isim şimdinin Radikal Gazetesi yazarı Cengiz Çandar Beymiş! "Büyük Devlet" projelerimizin mimarlarını tanımak iyidir diye yazıyorum bunları buraya! Kendisine wikipedia üzerinden &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cengiz_%C3%87andar"&gt;buraya&lt;/a&gt; tıklayarak ulaşın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Çandar'ı takip eden vardır, etmeyen vardır, bilemem. Fakat ben her zaman bu zat-ı muhteremi Arabistanlı Lawrence'a benzetmişimdir. Amerikan emperyal tavrının bir Türk tiplemesinde vuku buluşu, dünyanın cehalet kuyusu Arap toprakları ile Amerikan ismi Lawrence'ın bir araya gelmesi kadar ilginçtir. AKP'nin seçim zaferinden sonra dile getirdiği cümlelerde saklamaya çalıştığı o muazzam heyecan satıraralarından fırlayıvermektedir aslında: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Türkiye’de halk sözünü söyledi. şimdi sıra, herkes için “halkın tercihi” ile “uzlaşma”ya geldi. seçim sonuçlarını beğenmiyorsanız, kendinizi değiştirmek zorundasınız. halkımız bu. bu halkı “soykırım”la ortadan kaldırıp, yerine, “eski elit”in damak tadına uyacak yeni bir halk “ithal etmek” söz konusu olmadığına göre kendinizi değiştireceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“aman zafer sarhoşluğuna kapılmayın” uyarısıyla “aman şimdi uzlaşın” çağrısıyla “sandıkta kaybettiği”nizi geri almaya kalkışmayın. alamazsınız. kaybettiniz. zaman, niçin kaybettiğinizi tahlil edip, kendinizi değiştirme zamanı. zamanı böyle kullanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin içe kapanmasına, “ırkçı-milliyetçi” söyleme, şiddete, kutuplaşmaya hayır demiştik. türkiye’nin uluslararası sistemin aktif bir unsuru olmasını savunmuştuk. türkiye’nin demokrasi ve modernleşme güzergâhı anlamında avrup birliği yörüngesine “evet” demiştik.&lt;br /&gt;22 temmuz’da, türkiye halkı bu dediklerimize güçlü bir vurguyla “evet” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye halkına inandığımız ve güvendiğimiz için seçim sonuçlarını “doğru” tahmin etmiştik. Yanılmadık. Türkiye halkı yanıltmadı. Türkiye halkı yanılmadı..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;İktidar yalakalığı nedir diye merak edenlerin üç beş yazısından bir şeyler kapabileceği bir adamdır kendisi, bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Çandar'ı bir kenara bırakıp kitaptan alıntılar yapmaya devam edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[...]" Özal, (...) Diyarbakır'daki bir basın toplantısında Irak Kürtlerinden "Vatandaşlarımızın Soydaşları" diye söz etti. Bu arada da Irak'taki Kürt liderlerle ilgilenmeye başlamıştı. Tam da o günlerde Cengiz Çandar'ın bir röportaj için Talabani'ye gidişini fırsat bildi ve onlara dönük bir açılımın ilk sinyallerini verdi."[...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinyallerden sonrası ise şöyle gelişmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[...]"Talabani Mart ayında gizlice Türkiye'ye geldi ve sadece birkaç diplomatla görüşebildi. Ancak o görüşmeler somut bir sonuca ulaşamayınca, Talabani bu kez bizzat Özal ile görüşmek istedi. (...) Bu temaslardan sonra kamuoyunu hazırlama atağı başladı. Önce Kürtçe konuşmanın serbest bırakılması gündeme geldi. (...) 1991 sonunda Başbakan Demirel, devletin yeni politikasını Diyarbakır'da açıkladı: "Kürt realitesini tanıyoruz." Ankara'da esen ılımlı hava 1992 Martında Nevruz ateşinde yandı. Büyük bir gerginlik içinde başlayan Nevruz kutlamaları, kısa zamanda çatışmaya dönüştü. Bilanço ağırdı: 57 Ölü." [...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada durup biraz yorum yapmayı düşünüyordum aslında ama biraz daha alıntılayayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[...]"Kanlı Nevruz olayı Özal'ı yeni bir arayışa itti. (...) 'Acaba diyalogla bu iş nasıl çözülür'ün aranmasından yanaydı. PKK'yla diyalog mümkün olamayacağına göre, HEP ve benzeri kuruluşların o konuda bir anlamı olabileceği neticesine varmıştı. (...) Bu süreci yakından bilen isim ise HEP Milletvekili Sırrı Sakık'tı: Evet, öyle bir arayış içindeydi. Hatta "Ben ömrümün son döneminde ülkeme katkı sağlamak istiyorum. Ülkemin en büyük sorununu çözmek istiyorum." diyordu. Biz de kendisine "Bu sorunu kim hallederse ülkede ikinci Mustafa Kemal olur" diyorduk."[...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yazının başını atlasaydınız, muhtemelen bugünden mi yoksa 20 yıl öncesinden mi söz edildiğini anlayamazdınız. Kitabın bundan sonraki bölümünde anlatılanlar daha da tanıdık! Askeri yöntemlerin çözüm olmadığı söylemleri, GAP televizyonunda Kürtçe yayın yapılması açılımı, Kürtçe eğitimin serbest bırakılması ifadeleri ve sonunda da bomba açıklaması: "Federasyonu bile tartışmalıyız." Tabi bu lafın daha sonra "düşünce özgürlükleri babında her şeyin özgürce tartışılabilmesi gerekir" şeklinde düzeltilmesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin sonrasında ise bir sürü arabulucunun Irak- Suriye- Türkiye arasında gidip gelmeleri, Özal'ın Türki Cumhuriyetler seyahati, af söylentileri, sürekli ateşkes sağlama çabaları, arabulucu HEP'liler ve en sonunda da Özal'ın "zamansız" ölümü var. &lt;br /&gt;Özalsız gerçekleşen ilk MGK'da da tüm dosyaların kaldırılması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih ve tekürrür zırvalıklarını bir kenara bırakıp bakmaya çalıştığımızda çok net olarak göreceğimiz bir şey var. Ortada bir sorun var ve bu sorunun tarafları son yirmi yıldır aynı. Bu taraflar arasında arabulucuk yapanlar, çözüm üretmeye çalışanlar da aynı. Hiçbir şey değişmemiş. Turgut Özal figürünün yerini Tayyip Erdoğan almış. Neticede "ikinci Mustafa Kemal" olma hülyası ikisinde de var!&lt;br /&gt;Kadrolar aynı kadrolar, Amerika aynı Amerika. Ordu yerinde duruyor da, sadece Apo artık içeride, o kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözümsüzlüğün tarafında Cengiz Çandar'ın suçlayıp durduğu ırkçılar yok maalesef. Çünkü Cengiz Çandar da iyi bilir ki dünyanın her yerinde evet, ırkçılar vardır ama bu ırkçılar dünyanın hemen hemen hiçbir yerinde politika üretiminde öyle ya da böyle etki edecek kadar güçlü değillerdir! Ha, Cengiz Çandar eğer ırkçılık kisvesi altında milliyetçilere giydirmeye çalışıyorsa, önce sempatizanı olduğu partinin söylemlerine bakmalı, sonra da biraraya getirmeye çalıştığı "şahin" Kürt parlamenterler ve onların dağda ikamet eden dostlarını karşısına alıp konuşmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden Cengiz Çandar'a verip veriştiriyorum bu yazıda? Çünkü bu meşum kişi bu ülkenin iç ve dış siyasetine etki edebilecek, onu bilfiil oluşturabilecek kişi olarak Kürt sorununun çözümüne karşı geliştirdiği yanlış aksiyomları hala ve hala ısrarla savunmaya devam eden biri olarak gözüme batıyor! 1 Mart tezkeresi meselesinde ABD ile Kuzey Irak'a girmediğimiz için neredeyse cümlemize nefret beslemeye başlamış olan Cengiz Bey'in yazıları, Diyarbakır gözlemleri, televizyon yayınları benim için hiçbir şey ifade etmediğinden, soruna hiçbir çözüm getirmediğinden, ya da varsa zerre kadar bir çözüm önerisi onun da yanlış kişilere, yanlış şekillerde uygulandığından yazıyorum bunları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liderlerin arkasındaki danışmanların ne kadar etkin oldukları malumdur. Bu yazıda da bu yüzden Özal'ı değil, Çandar'ı suçladım. Fakat demem o ki, Tayyip Bey eğer Kürt sorununun üstüne bu kadar gitmeye niyetliyse ve bu konuda gerçekten iş yapacak adamlara ihtiyaç duyuyorsa, neden her gün gazetedeki köşesinde kendisine güzellemeler yazan Cengiz Çandar Bey'i danışman olarak atamıyor? Yoksa Özal'ın yediği gazdan mı çekiniyor? Ergenekon hala var mı yoksa? Ya da Cengiz Çandar "Böl- Parçala- Yönet"çi Sam Amca'nın akrabası mı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2370719175456318301?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2370719175456318301/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/periyodik-aclm-seanslar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2370719175456318301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2370719175456318301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/periyodik-aclm-seanslar.html' title='Periyodik Açılım Seansları'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SrrGVhGkocI/AAAAAAAAACo/wCE1Uj-Aquc/s72-c/ergenekon-can-dundar-kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8234511341630732518</id><published>2009-09-08T06:15:00.000-07:00</published><updated>2009-10-08T15:14:34.755-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayvanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AKP'/><title type='text'>Hükümetimizin Hayvan Sevgisi!</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZe2KFf-hI/AAAAAAAAACA/qCwvCD_Bdcg/s1600-h/fft16_mf366664.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379091089454004754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 310px; CURSOR: hand; HEIGHT: 182px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZe2KFf-hI/AAAAAAAAACA/qCwvCD_Bdcg/s320/fft16_mf366664.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetimiz ve onun sadık takipçileri arasında hayvan sevgisinin ne denli yaygın olduğunu Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Cakarta gezisi vesilesiyle hatırladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşek, Cakarta'da şeker mi şeker bir kaplan yavrusuyla kameralara poz verirken aklıma hemen eski AKP'li Başbakan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Kenya'ya yaptığı gezi sırasında sevdiği sevimli çita geldi. Sayın Gül bu gezide safariye katılmış, bir sürü vahşi hayvanın yaşadığı doğal parklarda fotoğraf çekmişti. Fakat çektiği hiçbir poz, kendisinin aşırı sevimli bir çitayla verdiği poz kadar güzel olmadı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379091329812402562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 224px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZfEJfaEYI/AAAAAAAAACI/Dv0hndrsnH8/s320/gul1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP'li kurmayların engellenemez hayvan sevgileri kimi zaman aynı sevimli sonuçları vermiyor tabi. Hatırlarsınız, "İsyankar At Cihan" Başbakan Tayyip Erdoğan'ı sırtından atmıştı! Şimdi o isyankar atın adına kurulmuş feysbuk grupları, youtube hesapları rahmetli atın anısını yaşatmakta. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379091532995535106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 235px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZfP-aCoQI/AAAAAAAAACQ/iqYdGEW5_8Q/s320/at-kadar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Fakat biraz araştırınca Sayın AKP'lilerin hayvan sevgilerinin de sahte demokratlıkları kadar "fake" olduğunu anlıyorsunuz! "Bayram" değil, seyran değil fakat AKP'li kimi il- ilçe örgütleri şehirlerine gelen AKP'lileri karşılamak için onlarca koyun, koç, deve vs. kurban ediyorlar. Bunlar da aşağıdaki gibi kimi zaman objektiflere yansıyor: (Bir de apronda deve olayı vardı değil mi? Neyse...) &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379091654908287874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZfXEkTm4I/AAAAAAAAACY/2XJEy3x7tHA/s320/fft5_mf109650.Jpeg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Son olarak da Sayın Başbakanımızın kedi sevgisinden bahsedelim! Malum kedi, nankör olarak anılan bir hayvan. Neden olduğunu bilmiyorum, ben bir nankörlüklerini görmedim. Fakat Tayyip Bey görmüş olacak ki kedilerle kendi adı ya da görüntüsünün bir araya gelmesinden özellikle kaçınıyor olsa gerek. Bakın, bizi rezil etmekten başka hiçbir şeye yaramamış olan davaya neden olan karikatür Tayyip Bey'in kedilerle olan münasebetini kanıtlıyor olsa gerek!&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379093577782187938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 249px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZhG_1K16I/AAAAAAAAACg/E_xBfsE-zRM/s320/tayyipin-kedi-karikat%25FCr%25FC.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8234511341630732518?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8234511341630732518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/hukumetimizin-hayvan-sevgisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8234511341630732518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8234511341630732518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/hukumetimizin-hayvan-sevgisi.html' title='Hükümetimizin Hayvan Sevgisi!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqZe2KFf-hI/AAAAAAAAACA/qCwvCD_Bdcg/s72-c/fft16_mf366664.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-1834287005508588397</id><published>2009-09-06T14:59:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T05:46:49.410-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şehir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eskişehir'/><title type='text'>Eskişehirliliğe Övgü!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqRQ9ttAdwI/AAAAAAAAABo/z73QCg02aVo/s1600-h/DSC01859.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqRQ9ttAdwI/AAAAAAAAABo/z73QCg02aVo/s320/DSC01859.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378512876157826818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haftayı aşkın süredir Eskişehir'deyim. Tüm bu 1 hafta boyunca Eskişehir'in yeni trendlerini, keşfedilmeye değer yerlerini ve genel olarak kenti inceleme fırsatı buldum. Eskişehir elbette benim yaşadığım 1995-2000 yılları arasındaki görünümünden epey uzaklaşmış durumda. Fevkalade etkileyici bir dönüşüm geçirdiği ortada. Dahası artık Türkiye'nin her kesiminden insanlar şehre karşı ilgi duymaya başladılar. Yani şehir kendi içinde bir dönüşüm yaşarken öyle ya da böyle tanıtımı da eksiksiz yapıldı. Bu nokta da son derece önemli olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'in ortasından akıp geçen bir nehir, Porsuk herkesin dilinde. Aslında Porsuk akmıyor tabi. Son derece durağan bir sudur Porsuk. Yaz- Kış, çok güçlü bir rüzgardan başka hiçbir şey kımırdatmaz onu yerinden. Öylece durur o, çevresindeki tüm hayata aldırmadan. Çevredeki tüm o genç kitle, dar alana sıkışmış muazzam kalabalık devamlı yer değiştirmektedir. Suyun üstüne kondurulmuş köprülerde tüm bu canlılık ve akıma ister istemez katılırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Porsuk artık temiz akıyor, hiç şüphesiz. Küçükken hiç unutmam Porsuk'a düşüp de boğulmaktan değil, pislikten mikrop kapıp hastalanacağımı düşündüğüm için korkardım. Dünyanın en pis suyu olduğu iddia edilirdi. Belki de gerçekten öyleydi. &lt;br /&gt;Şimdi ise Porsuk, kollarını şehir merkezinden ayrılıp Otogar tarafına doğru kıvrıldığında, onlarca Eskişehirli'yi tertemiz suyunda yüzdürmek için açıyor. Kentpark adı verilen bu parkın içinde gölgelik görevi gören şemsiyeler ve şezlonglar da bulunmak üzere kumdan oluşan bir sahil, yüzülemeyen fakat içinde rengarenk balıkların bulunduğu bir gölet ve binlerce ağaç, çiçek ve çok güzel dizayn edilmiş köprüler var. Parka -eski- Tepebaşı Belediyesi'nin bulunduğu Köprübaşı mevkiindeki iskeleden binebileceğiniz bir botla ulaşabiliyorsunuz. Ortalama 35 dakika süren bu yolculuk içinse yalnızca 2 lira ödüyorsunuz. Fakat Kentpark'a bu yolla gitmeye karar verenler kötü bir sürprizle de karşı karşıya kalıyorlar. Zira Porsuk şehrin içindeki görüntüsünü Kentpark'a doğru yitiriyor ve özellikle Kentpark girişinde muazzam bir pisliğe bürünüyor. Bu pisliğe tanık olan birinin bottan inip hemen ilerideki plajda, aynı suda yüzmek istemesi için açıkçası müthiş bir inadı olmalı. Ya da uğruna kazanacağı bir bahis. Porsuk'un bu bölgesinin neden temizlenmediğini bilmiyorum. Sadece gözlemimi aktarıyorum.&lt;br /&gt;Şehrin bir diğer muazzam parkı Sazova- Bilim Sanat ve Kültür Parkı. Parkta bir Korsan Gemisi, parkın içini dolaşan tren ve teleski yapmaya elverişli bir gölet var. Bunun yanında çocuklara yönelik olacak, Disneylandvari bir şatonun yapımı da sürüyor. Parkın boyutları ve gelişim potansiyeli değerlendirildiğinde önümüzdeki on yıl içerisinde Avrupa'daki benzerlerine yaklaşacağını söylemek hiç de yanlış olmaz.&lt;br /&gt;Şehre farklılık katan diğer bir unsur hemen hemen her köşebaşında karşınıza çıkan heykeller! Bu heykelleri çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Hiç yoktan iyidir de diyemiyorum! Anlaşılan o ki tartışmadan uzak bir sanat yaşatma çabası var. Kabahati açıkçası toplumumuza buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin genç kitlesi için eskiden Esnaf Sarayı'nın yerine getirdiği görevi artık Espark ifa etmekte. Espark öyle bir görev edinmiş ki, şehrin Hasan Polatkan tarafında beklenen gelişme potansiyelini tamamiyle değiştirerek Anadolu Üniversitesi tarafına çevirmiş durumda. Osmangazi bölgesi de hiç şüphesiz gelişmekte, fakat ivme daha çok Anadolu Üniversitesi'nden yana.&lt;br /&gt;Gençliğin Espark'taki en önemli fenomeni ise Havelka. Havelka çok tatlı bir cafe- bar. Oldukça da uygun fiyatlara sahip. Önemli bir çekim noktası olmuş böylece. Yanıbaşındaki Taps hernekadar çok güzel Avusturya ve Alman biraları içme fırsatı sunsa da, sanırım fiyattan ötürü daha az ilgi çekiyor.&lt;br /&gt;Porsuk'a kıyısı olan cafe- barlar ise daha çok okey- tavla oynanan yerler tadında. Nispeten kalabalık fakat boğucu ve bana anlamsız gelen mekanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'de markalaşmış bir diğer mekan Doors- 222 Park. Espark'ın karşısında. Bölgenin tamamen bir çekim alanı haline gelmesinin en önemli sebeplerinden biri. Büyükşehirden gelenler için ayırıcı bir özelliği yok. Fakat eğlenmek için tercih edebileceğiniz bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'in belki de cafe- bar anlamındaki en büyük fenomeni ise Varuna. Varuna Cafelere şehirde 4 kez rastlayabiliyorsunuz. Hiç şüphesiz en büyük ilgiyi -Barlar Sokağı olarak tabir edilen bölgede bulunan Varuna Cafe- Bar çekiyor. Haftanın bütün günleri, öğlen sonraları başlayan kalabalık gece 2'ye kadar kesintisiz sürüyor. Ankara'da bu nitelikte bir bar olmadığını samimiyetle söyleyebilirim. Varuna büyük bir başarı hikayesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanatlı Alışveriş Merkezinin bulunduğu İsmet İnönü bölgesi Eskişehir'in kalbi. Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi ile Doktorlar caddesinin kesiştiği nokta panoromik görüntüsü ile akıllarda yer etmiş durumda. Orada bulunan Kahve Dünyası, İstanbul- Büyükada'daki Kahve Dünyası ile birlikte benim oturup kahve içmekten en çok keyif aldığım kahve evi. Ankara- Tunalı Hilmi Caddesi'ndeki Gloria&amp;Jeans'teki, Kuğulu Park manzaralı harika panoromik görüntünün bir benzerine sahip. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir yeme- içme anlamında çok ucuz. (Aslında her bakımdan oldukça ucuz diyebilirim.) Bir koca Donas tavuk dürümü 2.75 lira! Yine Sağlık Pide olarak bilinen bir restaurant var. Bu restaurantın mönüsüne Ankara'da rastlasaydınız muhtemelen ne eti pişirdiklerinden şüphe edip kalkardınız! Fakat Eskişehir'de bu lokanta tam anlamıyla dolup dolup boşalıyor. Ve inanın yemekler ortalamanın üstünde! (Şöyle söyleyeyim; Ankara'da aynı tat ve görünümdeki kaşarlı sac kavurmaya Kubaros Volkan ile birlikte en az 16 lira değer biçtik! Sağlık Pide'de verdiğimiz fiyat yalnızca şok eder: 6.75!) Acıktım'ın mekanı da oldukça güzel. Tantuniciler ise tamamen sınıfta kalırlar. Tek kelimeyle berbat yapıyorlar! Urfalı Yedi Kardeşler ve Ar Kebap benim kadim favorilerim. Yerel marka Pino ise işleri büyüterek sürdürenlerden! Şimdiki Donas'ın yerinde bulunan harika pizzacı Mozarella ise maalesef kapanmış! Büyük kayıp!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'de 4 tane sinema var. Hiç şüphesiz en iyi salonlar Espark- Cinebonus'ta. Eskişehir'in en eski sineması olan Kılıçoğlu sineması kapanmış durumda. Anladığım kadarıyla içinde bulundukları bina tadilata ya da yeniden yapıma alınacak.* Bir diğer eski sinema Arı sineması da vadesini doldurmuş. İlkokulda ne kadar yeni yeni türeyen animasyonlar varsa orada izlemiştim sevgili dostum Toygarhan'la. Şu anda yerinde iğrenç bir mağaza var. Birileri orayı sinema- cafeye dönüştürebilirdi. Yazık olmuş.&lt;br /&gt;Diğer bir sinema Kanatlı'da. Gayet güzel ve yeni. (Yapay sinemaları Kanatlı'da imiş. Teşekkürler Gözde!) Neo'daki salonlar da ortalamanın üstünde. Sadece AFM- Migros eskimiş durumda. Ortaokulda evimizin dibinde olması sebebiyle gittiğimiz bu sinemayı ben muhteşem ses efektleriyle hatırlarım. Şimdi ise vasat bile değil. Teknolojinin nasıl geliştiğine, dahası kimyamın bu gelişime ayak uyduruşuna hayran kaldım! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmlerin vizyona girme tarihlerinde ise kimi zaman İstanbul ile arasında 2 haftalık bir gecikme oluyor. Fakat bazı filmler hariç, hemen hemen İstanbul'da boy gösteren tüm yapımlar Eskişehir'e de uğruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir tiyatro ve opera açısından da nispeten şanslı. Büyük ve modern bir opera binası var. Opera durağı diye de bir tramvay durağı. Neresinden bakarsanız bakın, imrenilecek bir şey. Haller Gençlik Merkezi olarak geçen, benim küçüklüğümde hakkaten hal olan yer şimdilerde Baron&amp; Barones ve Shakespeare gibi cafe- barlara ev sahipliği yapmasının yanında Tepebaşı Sahnesini de içinde barındırıyor. Gayet güzel düşünülmüş, harika bir proje! Bunun yanında Esnaf Sarayı'a komşu Turgut Özakman Sahnesi ve Cam Müzesi bölgesine yapılmış olan, benim henüz gidip görme şansı yakalayamadığım bir çocuk sahnesi var. Bildiğim kadarıyla oyunlar için bilet fiyatları 2 ve 1 lira, opera temsilleri içinse 1- 0.5 lira. (Şaka değil, &lt;a href="http://senfoni.eskisehir.bel.tr/"&gt;bakın&lt;/a&gt;!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro oyunları seçiminde gözlemlediğim kadarıyla çeviri oyunlar ile yerli oyunlar arasında bir denge tutturulmaya çalışılıyor. Geçen yıl oynanan birçok oyunu izleme fırsatı buldum. Bu noktada aslında oyunlarla ilgili klasik Ankaralı tiyatrosever moduna bürünüp eleştirilerimi sıralamaktan öte halkın tiyatroya olan ilgisinin arttırılma çabalarını anlatmalıyım sanırım. Gittiğim oyunlardaki seyirci- dinleyici kompozisyonu -çok doğal olarak öğrenciler ve Eskişehirli halktı. Halk derken, evet halk! Eskişehir'in kenar mahallelerinden toplanıp gelen, birkaç saatliğine eğlence yaşamak isteyen insanlardı. Herhangi bir özel gece için toplatılmış, sıkıntıdan patlayan insanlar falan değillerdi. Bunu çok kayda değer buldum.&lt;br /&gt;Fakat tiyatro salonu yetersiz. Zamanla yeni salonların kazandırılacağı aşikar... &lt;br /&gt;Opera temsillerine rasgelmedim ama tüm senfoni orkestrası konserlerinde benzer parçalar çalınıyor. Mozart olmazsa olmaz durumunda! Sayın Büyükerşen'in Mozart'a "obsesif" anlamda bir saygı ve ilgi beslediğine inanmaya başlayacağım yakında! Devamlı Mozart ve onun 40. Senfonisi çalınmaz ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir'de yayaların hakimiyeti belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Hamamyolu bölgesi, Doktorlar Caddesi, İki Eylül Caddesi, Porsuk yürüyüş yolu tamamen araç trafiğine kapalı. Ankara'da yalnızca Kızılay'daki birkaç sokakta araç trafiğinin olmadığını düşünürsek bu farklılığın Ankara'dan gelenlerce ne kadar hoş karşılandığını tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz. Bunun yanı sıra Eskişehir'de anormal derecede trafik lambası var! Hiçbir trafik sıkışıklığının olmadığı bu şehirde sadece bu ışıklar yüzünden trafik yavaşlamakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehirliler şehrin markalarına sahip çıkıyorlar. Bunların başında hiç şüphesiz Başkan Yılmaz Büyükerşen ve Eskişehirspor var. Tüm kitapçılar Büyükerşen'in Doğan Kitap'tan çıkmış olan söyleşi kitabını koca koca rafları dolduracak şekilde sıralamışlar. Hatta Espark'taki Migros'a girdiğinizde hemen sağda bu kitabı görüyorsunuz! Aynı hemen hemen şehrin tüm dükkanlarını, bayilerini, mağazalarını, lokantalarını kaplayan Eskişehirspor bayrak, flama ya da posterleri gibi. Şehrin insanları bu iki değere neler borçlu olduklarını biliyorlar, onlara sahip çıkıyorlar. Bu kadirşinaslıktan da böylesine güzel, böylesine yaşanılası(Kanıtı için &lt;a href="http://www.haberturk.com/ekonomi/haber/170706-Hangi-sehirde-nicin-yasamali.aspx"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;) bir şehir ortaya çıkıyor! Yaratanların ve yaşayanların hepsine selam olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Not: Kılıçoğlu sinemasının ölüm fermanı çoktan imzalanmış, yazık olmuş. Şehirler güzelleşebilir, modernleşebilirler falan ama korkarım ki insanımız hala aynı! &lt;br /&gt;(Bilgi için teşekkürler Zümrüt!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-1834287005508588397?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/1834287005508588397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/eskisehirlilige-ovgu.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1834287005508588397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1834287005508588397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/eskisehirlilige-ovgu.html' title='Eskişehirliliğe Övgü!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SqRQ9ttAdwI/AAAAAAAAABo/z73QCg02aVo/s72-c/DSC01859.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-809548520571510297</id><published>2009-09-01T02:20:00.000-07:00</published><updated>2009-09-01T03:10:24.437-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ankara'/><title type='text'>Ankara Sinemaları- Bir İmtihan Meselesi</title><content type='html'>Haftasonu NTVMSNBC'de "Filmler artıyor, salonlar kapanıyor" başlıklı bir haber okudum. (&lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/24996054/"&gt;Tıklayın&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberde kapanan sinema salonlarına bakınca, kapanmalarına hiç de üzülmediğimi anladım! Ankara'da kapısına kilit vuran salonlar şunlarmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Ankara Batı &lt;br /&gt;2- Ankara Cinemagic &lt;br /&gt;3- Ankara Derya &lt;br /&gt;4- Ankara Mithatpaşa &lt;br /&gt;5- Ankara On &lt;br /&gt;6- Ankara Ankapol&lt;br /&gt;7- Ankara Nergiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya ve Nergiz salonlarına daha önce hiç gitmemiştim, fakat diğerlerinin rezilliğini çok yakınen biliyorum! Ankara Batı sinemasında Ezel Akay'ın bir filmini izlemiştim, sanırım 2005 ya da 2006 idi. Salonun ortasında kocaman bir kolon vardı ve bu kolon yüzünden filmin %40 lık bölümünü izleyememiş, dolayısıyla filmin o tarafında neler olmuş anlayamamıştım! Cinemagic havasızlığı ile nam salmış bir sinemaydı. Mithatpaşa'nın yeri güzel olmasına rağmen müthiş rahatsız koltukları ve anormal küçük perdeleri vardı. On sinemasını hatırlayamıyorum bile. Ankapol'de ise dönemin meşhur filmi "Babam ve Oğlum"u izlemiştim. İnanılmaz dar koltuklar arasında korkunç bir kalabalık eşliğinde. Sanki sinemaya değil de daha çok Çağan Irmak'ın sünnet düğününe gitmiş gibiydik! Çok acayip bir gündü o gün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sinemaların tamamının tek bir ortak özelliği var, gidenin bir kez daha gitmemesi! Dolayısıyla Ankara'da bir şekilde sinema ile ilgisi olan insanların tamamının tecrübe ettiği bir deneyimden sonra sinemanın yaşaması için herhangi bir sebep kalmadı. Adeta bir film gibi, gören gitti ve salonlar boş kaldı. Sektöre yeni giren salonlarla birlikte önce bu salonlar da bilet fiyatlarını arttırdılar, fakat aynı kaliteyi sunamadıkları için her gelenden okkalı küfürler yediler! Sonradan fiyat kırsalar bile izleyici bir kaç lira daha fazla ödeyip, daha büyük keyif alacağı salonları tercih etmeye başlayınca bu kadim sinemalar da kapılarına kilit vurmaya başladılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu salonlar kapandı diye ah, vah mı ettik? Hayır! 2 yıl önceye kadar Ankara'da ne CEPA vardı, ne Panora. Antares yoktu, Mina Sera yoktu. Bu alışveriş merkezleri açıldıktan sonra içlerindeki sinema salonları da oldukça talep edilmeye başlandı. Hiç şüphesiz bu salonların büyük alışveriş merkezleri içinde açılmalarının avantajları var. Fakat bundan daha önemlisi, özellikle Panora'daki Cinebonus'un, Cepa'daki AFM'nin falan bir sinema salonundan çok daha fazlasını vaadetmeleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalite maziyi kovar. Zamanın ruhunu yakalayamadığınızda insanlar sizi çok kolay bir şekilde aldatırlar. Zaten bu aldatış mantıklı bir aldatıştır, sadece biraz acımasızdır. Yakında kapanacağını düşündüğüm Kızılırmak sinemasını ne kadar çok sevsem de artık ya kalitesini arttırmasını ya da bu piyasadan çekilmesini istiyorum. Burada acıma yok, ya- ya durumu var. Ya para harcayın, ya da para harcamadan para kazanmayı beklemeyin! Yeni konseptler yaratın, farklı tarzlar deneyin. Sinema yalnızca film izlenecek yer değildir belki de, başka şeyler vaadedin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'da film izlemek için tercih ettiğim salonları yazıp yazıyı bitireyim. Öncelikle bir çok gencin kitle haline gelip aktığı AnkaMall'deki sinema tam bir rezilliktir! O salonlarda ve koltuklarda değil film, horoz dövüşü bile izlenmez. Hele hele neredeyse sinemaya giden her 3 kişiden 1'inin başına gelen filmin donması, görüntünün gitmesi, sesin işitilememesi gibi abuk sabuk olaylar da yaşanıyor orada. Sadece benim başıma 2 kez geldi, toplamda da 4 kez falan gitmişimdir. Ortalama hiç fena değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim film izlemek için tercih ettiğim ilk yer Büyülü Fener Kızılay'ın 1 ve 2 numaralı salonları. Büyük, rahat ve kitlesi itibariyle eğlenceli. Çoğu lise ve üniversiteli gençliğin geldiği kitle tam bir sinema meraklısı. Alışveriş merkezlerinin tüketim çılgını, seksapalite pazarlamacısı tikkyleri ve onların sanattan anlamayan çoğu bilinçsiz milliyetçi hödük sevgililerine takılmadan kendinizi gerçek bir sinema salonunda hissedeceğiniz yegane yer orasıdır. Kızılay'da olması da müthiş bir avantaj. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sıraya Panora yerleşiyor. İnanılmaz yatırım yapılmış. Salonlar çok iyi, ses sistemi harika. Ve genel olarak tenha. Yani filmi izlerken keyif alabileceğiniz arkadaşlar yok çevrenizde fakat bunun yanında o can sıkıcı kitle de salona uğramıyor. Kendi kendinize film izlemek için çok iyi bir yer. (Ya da yiyişmek için!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. sıraya CEPA- AFM oturur. Panora'ya çok yakın kalitede, ve ODTÜ- Bilkent- Hacettepe yolu üzerinde olması hasebiyle oldukça genç bir kitleye hitap ediyor. Ayrıca alışveriş merkezi çok güzel, her şeyi bulabiliyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıralamaya devam etmeyeceğim. Fakat en kötüleri de sıralayabilirim pekala. &lt;br /&gt;Ankara'nın en kötü sineması Kızılırmak'tır. Evinizde televizyon izlemenizin orada film izlemekten inanın daha konforlu olduğuna bahse girerim! Sinema dökülüyor ve buna dur diyen hiç kimse yok. Yazık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'nın en kötü ikinci sineması Kızılay Metropol'dür. Anormal küçük salonları, nanoküçük perdeleri, sinema keyfinin -çok affedersiniz- içine nasıl sıçıldığının adeta göstergeleri. Ses sistemi o kadar kötü ki, kimi zaman iki yanınızda oturanın midesinden gelen sesleri duyabiliyorken, kimi zaman kendi sesinizi bile duyamayacağınız bir hale dönüşüyor! Bu dengesizliği neye borçlular bilmiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'nın en kötü sinemaları listesinin 3.lüğüne Armada, AnkaMall ya da Ata On Tower oturur. Bu konuda yarış halindeler. Ata On Tower bir adım önde. Fakat AnkaMall ile Armada da Ata On Tower'ın peşini bırakmıyor. Böyle devam etmelerini tembihliyorum onlara!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası eğer Ankara'da film izlemek istiyorsanız bunun en kolay ve en güzel yanı Büyülü Fener sinemasıdır. Panora ve Cepa lokasyonları nedeniyle handikaplılar. Antares de öyle. Fakat kalitelerine diyecek yok. Eylül ayında açılacak Kentpark'ın da benzer bir konseptte olacağını tahmin etmek zor değil. Vialife ve Gordion'da sinema olacak mı bilmiyorum. Fakat olursa onların da kalitesi su götürmez diye düşünüyorum. (Tabi Gordion daha çok Eskişehir'de sayılır!) Neticede yeni açılacak salonlar son 3'ün canından can, kanından kan götürecek, bu çok net. Hepsine şimdiden hayırlı olsun ve başınız sağolsun demek isterim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-809548520571510297?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/809548520571510297/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/ankara-sinemalar-bir-imtihan-meselesi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/809548520571510297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/809548520571510297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/09/ankara-sinemalar-bir-imtihan-meselesi.html' title='Ankara Sinemaları- Bir İmtihan Meselesi'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-6263953765669220428</id><published>2009-08-31T15:15:00.000-07:00</published><updated>2009-10-28T11:49:19.651-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şehir'/><title type='text'>Şehirlerin Ruhundan Müziğin Tınısına*</title><content type='html'>*Nietzsche'nin ilk ve harika eseri Müziğin Ruhundan Tragedya'nın Doğuşuna'ya atıfla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Italo Calvino'nun bir muhteşem eseri "Görünmez Kentler" hatrıma geldikçe, şehirleri kendimce tanımlama çabasına girerim. Şehir onu tanımlayabileceğimiz bir varlık mıdır, bilmeden. Şehrin bir kosmosu olduğuna inanırım. Bu inanç tam olarak tinden doğar, içimde hissettiğim varlıktan. Bir içgüdü ya da sonradan kazanılmış duygu beslemesi içinden geçip gitmekten olduğum şehri tanıdığı anda harekete geçer. Eğer varsa hayaller gelir gözlerimin önüne; bir zamanlar o kentte sevdiğim güzel kadının yüzü, hatları belli belirsiz canlanır. Şunu derim hemen; "ben hala o kadını seviyorum." Bundan kaç yıl önce ve ne kadar yaşandığı asla sorun değildir, sevgi canlanır içimde aniden. Bu sevgi hali kimi aşırı tutucu aşıklar tarafından sapıklık olarak nitelendirilir; sapık olan ne varsa seviyorum derim ben de. Kentleri asla sadece kent olarak nitelendirmem. Hafızama kaydetmenin yollarını ararım. Eğer hiç bir hatıra kalmayacaksa geriye o kentten, müzik yetişir imdadıma. Bir şarkının sözü ya da ritmidir şehrin sokakları artık. Gezerken o müzik çalınır kulağıma, kadınlarını nota, erkeklerini söz gibi görürüm. Binalarında onlarca insanın seviştiği beliriverince zihnimde, bir büyük konser gibi hayal ederim bunu. Gitarı en güzel çalanların yazılabilecek en güzel şiirler ve doğanın binlerce sesinin notasıyla yaratılabilecek en harika şarkısını tam o anda, o kutsal şehrin söylediğini hissederim. Arabaları asla görmem, içindeki uzun bacaklar açıkta olmadıkça. Perdeleri çekilmemiş evlerde yaşayan cesur kadın ve erkeklerin olduğuna inanırım, şarkılarını özgürce söyleyebilen. Şehirle seks yapabilecek kadar şehirli olmuş insanlarının, yüzlerce bira şişesi ve şarap kadehiyle ışıklar içinde bir daha asla aynı şekilde icra edilemeyecek bir şarkıyı söylediklerine tanık olurum. Tanrının olmadığı bir şehirde yaşadığımı tam o anda hissederim, tüm insanların bir tanrı imgesine ihtiyacı olmadan kendilerinden geçtikleri zamanı yakalarım. Böyle bir zaman vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirler hakkında konuşmanın her zaman arabesk bir yanı vardır. Eğitimden, kültürden, bilgi ve birikimden bağımsız olarak tüm insanların içinde yaşadıkları yerle bir bağları vardır ve bu bağlar mutlaka dile getirilir. Edebiyat eserinin de, sanat eserinin de yaratılmasında hep bir parça taklitin olduğu gibi o şehirde yaşayan insanların da aslında şehri "yaşamasalar" da hep bir yargıları vardır. Çağların derin insan bilgeliğini taşıması gibi o şehrin serserileri de serserilerinin yapıtını, bilgeleri bilgelerinin, gençleri gençlerinin, delileri delilerinin, suçluları suçlularının dünyasını tekrar ve tekrar yaratır içlerinde. Şarkı ise çalınmaya devam eder, insanların dansı, gelmeler ve gitmeler tükenmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikten çok anlamam fakat müziğin bir ruhu vardır. Bunu bilirim. O ruhu yakıştırdığım şehirlerde hayatın kimbilir şimdi nasıl aktığını düşünürüm. Şarkıyı açtığımda hatıralarım fışkırır belleğimden, ışık hüzmeleri şeklinde var ettiğim hayallerimin içine gömülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'in Pigalle'ini hatırlatan La Boheme'dir bana. &lt;br /&gt;İzmir'i, özellikle de Kordon'u Deep Purple'ın Soldier of Fortune ile yaratırım dimağımda. İzmir sekstir derim içimden, çok kısa yaşatır keyfini bana. &lt;br /&gt;Eskişehirse aşktır; Kargo'nun Yıllar Sonra'sı ile dolar gözlerim. Sokaklarında tüm insanlar aynı şekilde söyler şarkısını, biralar her an birbirine yapışabilecek dudaklarla tadılır, bardaklarda hep aynı izi kalır rujların. &lt;br /&gt;Münih deyince AC/DC başlar çalmaya, dünya biter ve artık yaşamak için başka bir yola çıkmalıyımdır: Highway to hell. &lt;br /&gt;Ulm gökyüzünün en mavi olduğu yerdir dünyadaki, Sweet Home deyip özlerim yarım yılımı geçirdiğim şehri. Lynyrd Skynyrd hiç gitmez kulaklarımdan, en güzel melodilerini çıkartırlar orada. &lt;br /&gt;Brüksel'in şarkısı Comfortably Numb'tır benim için, Pink Floyd'un uçurduğu bir baş ve onun altında kalmış vücudun en güzel uykusunu çektiği yerdir dünyadaki. &lt;br /&gt;Berlin Leonard Cohen'i çağırır ve söyletir şarkısını, Prag marş olur zihnimde ve haykırılır hiç sıkılmadan. &lt;br /&gt;Salzburg'ta tüm kadınlar ve erkekler Figaro'nun Düğünü'ne davetlidirler, tertemiz bir bakirenin ardından gözyaşı dökerler.&lt;br /&gt;Antalya neden bilmem, Duman'ın Aşk için Ölmelisi ile çeker beni içine. İçinde yaşadığını bildiğim kadınlara duyduğum özlemi koklatır bana, kafam güzel olur sonra. For those who died alone Isparta'da yaşadıklarıma ağıttır, tüm notalar zihnimin içinde lise hatıralarımı döller. Çocukları gözyaşı olarak iner yine, asla utanmadan ve zerre umursamadan. Bilirim ki Isparta'da bir tanrı vardır. &lt;br /&gt;Ve en sonunda Burdur iner gaibten, sözlerini tanrıların, ritmini tanrıçalarının yarattığı o muhteşem şarkıyı söylerim, hıçkıra hıçkıra: Black. Pearl Jam Black. Dünyada en azından bir kadını sevebilmenin, onu çok sevebilmenin dayanılmaz zevkidir o, terden daha ıslak gözler, meniden daha tuzlu dudaklar sanki adına yazılmış bir kutsal kitap gibi tüm odalarında ve camilerinde dinletir kendini. İşte o zaman anlarsınız her kutsal kitabın bir eceli olduğunu. Onu yazanın okuyanlarından daha zeki olamayacağı bir ahir zamanın kapısında, kör taşın kıyısında oturur ve Goldmund'un* düşlerini hatırlarsınız. Aşkın bir canlı olduğuna inanırsınız, yüreğinizi kafes bellemiş ve şimdi kendine bir toprak parçası aramakta olan. Çünkü bilirsiniz ki her canlı ölümü tadar, aşk da o ölüme yakındır. Onun enerjiye falan dönüştüğünü düşünürsünüz kendinizce, ölmeyeceğine, bir yerlerde ve birilerinde yaşayacağına iman edersiniz. Yalnız cesur olanların aşkı ölür derler, cesaretinizden sinersiniz, varolmayan tanrılara varolmayan güçler atfeder ve aşkı bir gün yeniden ve bir şekilde bulacağınıza inanırsınız. Zaman akar, siz ölürsünüz. Ölmeyeceğini düşündüğünüz aşk, sizce orada duruyor mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Hermann Hesse'nin yarattığı "gerçek insan"ın adı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-6263953765669220428?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/6263953765669220428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/sehirlerin-ruhundan-muzigin-tnsna.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6263953765669220428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/6263953765669220428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/sehirlerin-ruhundan-muzigin-tnsna.html' title='Şehirlerin Ruhundan Müziğin Tınısına*'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-894247152508001596</id><published>2009-08-30T13:13:00.000-07:00</published><updated>2009-08-30T16:02:23.138-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><title type='text'>Dağ Fare Doğuracak!</title><content type='html'>Bu iktidar dönemi hiç şüphesiz icraatlarıyla, başarılarıyla değil "yalakaları"yla anılacak! İktidara ruhunu satan her kim varsa çıkıveriyor meydana ve başlıyorlar teranelere: "Bu kan dinsin!". "Bu savaştan çıkarı olanlar çözüme engel olmaya çalışıyorlar!". "Analar acı çekmesin, gencecik çocuklar toprağa gitmesin!". "Günahım kadar sevmiyorum iktidarı, fakat şu Kürt açılımında destekliyorum onları!".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu yeni nesil edebiyata "İktidara kapılanma edebiyatı" diyorum. Hayatında Kürt kimdir, Kürtleri asimile etmek ne anlama gelir bilmeyen muhafazar tiplerle, üç beş solcuyla takılan pek demokrat liberal solcuların oluşturduğu bu edebiyat çevresi son dönemin en bilinen eserlerine imza atmaktalar! Medyadaki kanaat önderliğini Fehmi Koru'nun yaptığı bu "taraf"gir iktidar yalakaları, Kürt lafının geçtiği yerde adeta ereksiyon olan liberal solcu cenahla biraraya gelince başlıyorlar edebiyata. Sonra değmen benim gamlı yaslı gönlüme! Ne CHP'nin kepaze muhalefeti kalıyor mangalda, ne pro-faşist MHP'liler! Hepsi kanla beslenen vampirler, gerçek vatan hainleri! Hele o laf yok mu, bitiriyor beni: "Madem destek vermiyorsunuz, e hadi görelim sizin tekliflerinizi!"&lt;br /&gt;Fehmi Koru herhalde bu lafı edince kendince şöyle düşünüyordur: "Ulan nasıl da köşeye sıkıştırdım ama!" &lt;br /&gt;Tabi bu laflara kargalar gülüyor, haberi yok muhteremin. Bu lafı edebilmen için önce sen adam olacaksın sevgili Koru! Gönlünden geçen, "iktidar PKK ile masaya oturmalı" lafını telaffuz etmekten imtina etmeyeceksin! Alemlere nizam verirken, kendi düşünceni söylemekten kaçmayacaksın! Başbakanının "tüm riskleri almaya hazırız" kelamını ettiği ortamda, "buyrun risk budur, alın" diyeceksin! Değilse, CHP'ye, MHP'ye kendince ayar vermeyeceksin! Yalakası olduğun iktidarın yaptığı gibi; Doğu'da Kürtlerin oylarına talip olup demokratçılık oyunu oynarken, Batı'dakiler için milliyetçi kesilmeyeceksin! Ülkenin her yerini fethedilecek gavur diyarı gibi görmeyecek, omurga ve siyaset sahibi olacaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarın yarın açıklamaya hazırlandığı paketi düşünüp de o pek muhalif "elit" arkadaşlarına caka satmaya hazırlanan aileden muhafazakar bir güruh varsa eğer bu satırları okuyanlar arasında, onlar da bilsinler ki yarın duyacakları şey hiçbir şey olacak! İktidarlarının icraatlarını ancak ve ancak geçmişin hataları üzerinden temizleyebildikleri söylemlerine katabilecekleri hiçbir yeni şeyle karşılaşamayacaklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünsenize, Türkiye'nin kaderini değiştirecek bir açılım yapılacak ve bunu oy meraklısı, tarihe geçme fetişizmine varan histeriler yaşayan başbakanımız değil de, kendi çapında siyaset yapan bir zavallı içişleri bakanımız açıklayacak! Siz buna inandınız mı kuzum? Dağın fare doğuracağı, karnı burnunda yengemin oğlan doğuracağı kadar açıkken siz hala neyin heyecanını yaşıyorsunuz? İktidarın DTP ile olan önsevişmesinin burada biteceğini, asla ve asla zifaf gecesine geçilemeyeceğini göremiyor musunuz? Kürtlerle dansın daha en baştan yanlış başladığını anlayamıyor musunuz? Siyasi feraset isteyen cesur atakların, açgözlülük ve hezeyanla oluşturulmaya çalışıldığı ortamda Hülya Avşar'la falan açılım yapılabileceğine mi inanıyorsunuz? Daha dün MHP'den milliyetçi söyleme sahip çakma demokrat iktidarımızın bugün Kürtlerin demokratik hakları için kendi siyasi hayatının gerekirse sonunun gelmesine göz yumacağını mı düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha bugün Ahmet Türk, HaberTürk'teki söyleşisinde eli silah tutanları, yani PKK'yı (ve aynı zamanda Ordu'yu da) masaya davet etmişken siz nasıl olacak da sorunu çözmek için teröristlerle masaya oturamayacağınızı söyleyeceksiniz? 1 Eylül'de bir milyon Kürt Diyarbakır'da toplandığında, bunun müsebbibinin siz olmadığınızı nasıl olacak da anlatacaksınız? Öcalan'ın yol haritası daha dün elini sıktığınız Ahmet Türk'ün dudaklarından dökülüp de açıklandığında, "teröristlerle muhatap olmuyoruz" lafını ne yapacaksınız? Yandaşlarınız için sorun değil, onlar herhangi bir şeye sorgulamadan inanmak konusunda büyük bir istidad sergiliyorlar. Peki ya bizlere nasıl anlatacaksınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, filhakika bizim ihtiyacımız olan şey edebiyat değildir. Edebiyatı ömrü bol olsun, Hülya Avşar'lar, Sezen Aksu'lar falan bol bol yapıyorlar, eksik olmasınlar. İhtiyacımız olan tek bir şey var, biraz cesur bir hükümet! Vicdanını oya satmamış, bu ülkeyi gerçekten sevdiğini gösterebilecek bir hükümet! Amerika'nın gazıyla değil de, gerçekten Kürtlerin hakkını gözettiğini bildirecek, gerçekten demokrasiye inanmış bir hükümet! Daha da önemlisi belki de bizim ihtiyacımız olan şey iktidara kapılanmak için ortada demokrat diye gezinen tipler değil, hakiki muhalefet yapan ve gerçek demokrasiye inanan, harbici insanlar! Hiç şüphesiz ki insanımız ahlaklı olsaydı, demokrasimiz böyle olmazdı.&lt;br /&gt;Zafer Bayramınız Kutlu Olsun!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-894247152508001596?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/894247152508001596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/dag-fare-doguracak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/894247152508001596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/894247152508001596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/dag-fare-doguracak.html' title='Dağ Fare Doğuracak!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-3845799684525800297</id><published>2009-08-29T15:56:00.000-07:00</published><updated>2009-09-01T08:35:41.421-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Democratic Society Party'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kurdish Initiative'/><title type='text'>Damage Has Been Done!</title><content type='html'>I pick on an issue nowadays, somebody called it "Kurdish Initiative". That is neither about  giving the rights for free sex of Kurdish people, nor exempting the Kurdish people from any kind of government taxes. (According to me what they really need is what I've just written!) As you have already thought since I wrote this issue in my blog, I precisely wrote what urged me to be a nuisance man. That's absolutely related with being an eyewitness to an unreal "initiative", a bargain of special territory, Northern Iraq! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This Monday, the Interior Minister of the Republic of Turkey will be releasing what the government already arranged in order to stabilize their position on the issue. But on the same day, the Democratic Society Party(or DTP) will declare Abdullah Öcalan's road map for demands of Kurdish people. That is the simple example of how DTP and Öcalan are getting together and how their speeches are roughly in line with each other. We have no doubt as a speck of dust any more about it. But still Prime Minister Erdoğan might have high hopes to change this perception by the head of DTP, Ahmet Türk. But that does not seem so possible.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On Monday, where things will come to a real tremor. I was trying to write anything about the issue by using my brain as unfettered. But the real situation of the issue now seems much more vulgar than ever; the Kurdish Initiative is now being a part of an impending collapse. The support of broad to Öcalan and his political faces such as Ahmet Türk, Emine Ayna etc. and the government's relation will be turning to an inevitable bickering on Monday. As PM said before; the government will be faced with every political risk and they will have to proceed. I suppose that the government will ostracize DTP's demands but they won’t be able to get their demands, which has a critical importance to implement the road of democratic initiative. Hence, as I emphasized before, without any pathfinder for Kurdish People from PKK, it is not possible to provide a real solution. But on the other hand, this solution means specifically that Turkish people and especially Turkish Army Forces eventually announce their step back from the issue and proclaim their defeat. Do you suppose that it is possible, even to be able to think about it? The government which under pressure of a huge population of honorable Turkish people would be stubborn for make a real democratic initiative. I do not think so! They are not as gullible as I thought! The government is implementing this project in terms of under false pretences; PM tried to make a deal with Ahmet Türk, cause they have a task to achieve and are trying to achieve their goal before the USA withdraws its troops from Iraq! Time is passing and if they don’t announce their initiative on Monday, the government is going to be much more thrown in at the deep end. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To summarize, what the government will launch on Monday is going to explode in their hands. Damage already has been done, and Busybody Erdoğan is now much more closer his political end then ever happened. Let's carry on being eyewitnesses of the process and seeing what is really going to happen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--thanks to Nesli for checking--&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-3845799684525800297?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/3845799684525800297/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/damage-has-been-done.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3845799684525800297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3845799684525800297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/damage-has-been-done.html' title='Damage Has Been Done!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-3938852487531920599</id><published>2009-08-29T14:35:00.000-07:00</published><updated>2009-08-29T15:41:28.413-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YÖK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yabancı Dille Eğitim'/><title type='text'>Üniversitelerde Hazırlık Sınıfı Belirsizliği</title><content type='html'>Yükseköğretim Kurulu'nun 28 Haziranda aşağıdaki yönetmelikte yaptığı değişikliğe göre artık Türkçe eğitim yapan üniversite ve yüksekokullarda öğrenciler hazırlık sınıfına zorlanamayacaklardır, diyor Radikal'in &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;ArticleID=951997&amp;Date=30.08.2009&amp;CategoryID=77"&gt;haberi&lt;/a&gt;. Hazırlık sınıfı okutmak isteyen üniversiteler öğrenimin %30'una tekabül eden kısmını İngilizce(ya da başka bir yabancı dil) yapmak zorundalarmış. &lt;br /&gt;Aşağıda kimi alıntılar yaptığım yönetmeliğe göreyse durum böyle bir "kısasa kısas"ı barındırmıyor. Buyrun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDA YABANCI DİL ÖĞRETİMİ VE YABANCI DİLLE ÖĞRETİM YAPILMASINDA UYULACAK  ESASLARA İLİŞKİN YÖNETMELİK&lt;br /&gt;(04/12/2008 Tarih, 27074 Sayılı Resmi Gazete)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı dille öğretim ve yabancı dil hazırlık sınıfı &lt;br /&gt;MADDE 7 – (Değişik:RG-28/06/2009-27272)&lt;br /&gt;[...]&lt;br /&gt;5) Birinci ve ikinci fıkralar kapsamına giren programlara yer veren fakülte, enstitü, yüksekokul veya meslek yüksekokullarının bağlı bulunduğu üniversitelerde yabancı dil hazırlık sınıfı açılır. Hazırlık sınıfı, rektörler arasında imzalanan ve Yükseköğretim Genel Kurulunun onayı ile kabul edilen protokole istinaden, bir başka üniversitede de açılabilir. 5 inci madde hükümlerine göre yabancı dil seviye tespit sınavından muaf olanlar hariç olmak üzere, bu fakülte, enstitü veya yüksekokullara kayıt yaptırmış olan öğrenciler, yabancı dil hazırlık sınıfına devam etmekle yükümlüdürler. Yabancı dille okutulan derse yer verilmeyen programlarda öğrenim görmeye hak kazanan öğrenciler, &lt;em&gt;yabancı dil hazırlık sınıfına devam etmeye mecbur tutulamazlar.&lt;/em&gt; [...]"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Tamamı için &lt;a href="http://www.yok.gov.tr/content/view/471/183/lang,tr/"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen Türkçe eğitim veren üniversitelere kayıt yaptıran öğrencilerin hazırlık sınıflarına zorunlu kayıtlarının olamayacağını söyleyen bu fıkra öğrenciye hazırlık okuma ya da okumama konusunda tamamen bir özgürlük tanıyor mu? 5. maddeye göre; hayır! Okuyun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yabancı dil seviye tespit sınavları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MADDE 5 –(Değişik:RG-28/06/2009-27272) (1) Yükseköğretim programına ilk defa kayıt yaptıran öğrenciler, kayıt yaptırdığı öğretim yılının başında, &lt;em&gt;rektörlükçe düzenlenen bir yabancı dil seviye tespit sınavına tabi tutulurlar&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu sınavda alınacak hangi notlar hazırlık sınıfını atlamaya yeter nitelikte olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirsiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük ihtimalle yönetmelik bunun kararını üniversite senatolarına bırakıyor.(Nasıl bir ifadeyse! Yani demeye çalıştığım; başka bir yönetmelik ya da denginde bu mevzuat olsa olsa senato kararına saygı duyulacağı şekilde düzenlenmiş olmalı, diye okuyunuz.) Yani Radikal'in haberini yalanlayacak şekilde üniversite senatosu pekala yüksek bir düzeyden baraj belirlemek suretiyle Türkçe eğitim yapan kurumunda hazırlık sınıfını -pratikte- zorunlu hale getirebilir! Ankara Üniversitesi senatosu örnek olarak bu hazırlık atlama sınavı barajını TOEFL 90- 95 düzeyine çekerse, Robert Koleji ya da dengi liselerden mezun olanlar hariç hangi babayiğit bu sınavdan geçebilir? &lt;br /&gt;Bu yüzden eğitim dilinizin en az %30'unu yabancı bir dille yapmadan da hazırlık sınıfını pratikte zorunlu hale getirebilirsiniz! Ha eğer siz bu yönetmeliği bahane edip eğitim dilinizi anadilinizden başka bir dile çevirmeye meraklı değilseniz! Zaten buna meraklıysanız YÖK'e atmayın suçu, çıkın delikanlı gibi söyleyin: "Biz Türkçe eğitimden bıktık!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe eğitim tartışması fasa fisodur. Ülkenin en iyi üniversitesinin dilini isterseniz Öztürkçe yapın, ya da en boktan okulunun dili ne bileyim ben, Uzay dili falan olsun, sonuç değişmez! Kalite dilden doğmaz, dil bu konuda kaliteyi kullanmanın sadece bir yoludur. Bana sorarsanız büyükşehirlerdeki bütün okullarda İngilizce, Türkçe ve gerekirse Almanca, Fransızca dersler açılmalıdır. Erasmus projesiyle her geçen yıl artan öğrenci trafiği zaten bu tür uygulamaları elzem kılıyor. YÖK'ün kendisi kadar saçma olan kuralları, yönetmelikleri bu şekilde tekrar düzenlenmelidir. Bırakın isteyen istediği dilde ders alsın. Okulun son sınıfına da istenen dilden girilebilecek bir TOEFL ya da benzeri bir sınav oturtun, öğrenci neyle karşılaşacağını bilerek yapsın tercihlerini. Onu zorlamayın, ama sonucunu da gösterin. Herkes hem Türkçe eğitim alsın, hem yabancı dil öğrensin. Kimse zıtlaşmasın, Türkçe eğitim diye haykıranlar bu işten rant sağlamasın, İngilizce eğitim göreceğim diye dilini unutan asalaklar yetişmesin. Gelin canlar bir olalım. Olay budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-3938852487531920599?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/3938852487531920599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/universitelerde-hazrlk-snf-belirsizligi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3938852487531920599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3938852487531920599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/universitelerde-hazrlk-snf-belirsizligi.html' title='Üniversitelerde Hazırlık Sınıfı Belirsizliği'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2472499001002867957</id><published>2009-08-29T03:30:00.000-07:00</published><updated>2009-08-29T16:55:05.564-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kahve'/><title type='text'>Kendi Kişisel Kahve Tüketimim!</title><content type='html'>HaberTürk'ün Cumartesi ekinde Ali Esad Göksel'in kahve üzerine yazdığı enfes 3 küçük yazıyı görünce bir kahve müptelası olarak bendenizin aklına da yılda ne kadar ve hangi tür kahve tükettiğim düşüverdi! Hazır yapılmış sade-şekersiz kahvemi doldurup laptop'ımın karşısına geçtim ve tüm hafızamı toplayarak önce günde ortalama kaç bardak kahve tükettiğimi hesaplamaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ortalamamı hesaplayabilmem için önce sapmaları gözönüne almam gerekiyor sanırım. Haftaiçi, yani Mülkiye kafeye gitme şansımın olduğu günlerde kahve tüketimim okulda en az 3 bardak, evde de en az 2 bardak olmak üzere 5 bardak. Dolayısıyla okulun açık olduğu yaklaşık 8 ayın tüm haftaiçilerinde günde ortalama 5 bardak sade-şekersiz nescafe tüketiyorum. Bunlara ek olarak haftada bir kez Latte, 2 haftada bir Latte'nin daha az sütlüsü Cappucino, ayda bir kez daha espresso yoğun Macchiato tüketiyorum. Tek espresso attığım zamanlarsa yine ayda bir. Double espresso'yu ise ancak 3 ayda bir tüketiyorum. Bu tüketim anlayışımın özünde elbette Cebeci bölgesinin sınıfta kalan kahvecileri yer alıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalan 4 ayın tespitini yapmaksa elbette daha güç. Bu dört ayın 3 ayı tatil dönemi ve tatil döneminde tüm alışkanlıklarım alt üst oluyor. Kışın daha çok tercih ettiğim votka yazın yerini biraya bırakıyor. Yazın daha çok sebze tüketiyorum mesela. Ya da yazları daha az sinemaya gidiyor, neredeyse hiç tiyatro izlemiyorum. Bu değişim kahve tüketimime de yansıyor tabi. Günde tükettiğim kahve taş çatlasın 2'ye düşüyor. Espresso neredeyse hiç içmiyorum. Latte, Macchiato, Cappucino tercihleri ise yerlerini tamamiyle buzlu frappelere, ice coffelere terk ediyor. Fakat genel olarak 4 ayda tükettiğim kahve kilo anlamında geride kalan 8 ayın yaklaşık 8'de 1'ine falan tekabül ediyor. Bu yüzden bu dört ayın toplam etkisi yalnızca 1 ay olarak değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tercih ettiğim kahve türlerini sıralarken unutmamam gereken bir nokta var. Son 6.5 yılda yurtta, arkadaş evinde ve yurtdışında olmamdan ötürü neredeyse dibe vurmuş olan Türk kahvesi tüketimim ailemle tekrar yaşamaya başlayınca, güzel annemin narin ellerinden çıkan şükela Türk kahveleriyle yeniden canlandı. Bu anlamda iki günde bir içtiğim Türk kahvesi sade- şekersiz nescafenin ardından 2.liğe yerleşiyor diyebilirim. Onu yukarıda yazdığım gibi Latte takip ediyor. Ardından da Cappucino geliyor. Ve geride kalanlar da geride kalanlar. Tabi listeye bir garip kahveli ürün Efes'in harika birası da girebilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki rakamlar kimilerini ürkütebilir fakat aslında benim kahve tüketimim neredeyse hiçbir şey sayılır! Fransız filozof Voltaire günde 50 bardak kahve tüketirmiş!* 50 bardak! Korkunç! Muhtemelen durmadan halüsinasyonlar görerek geçirdiği bir hayat yaşamıştır! (Bu araştırma için &lt;a href="http://www.tumgazeteler.com/?a=4536477"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;) Tam olarak hatırlayamasam da İrlandalı homoseksüel yazar Oscar Wilde ya da Amerikalı denizci yazar Jack London'dan biri de inanılmaz derecede kahve müptelasıdır ve sanırım hayatlarının büyük bir kısmını halüsinasyonlar görerek geçirmişlerdir. Hele hele değerlendirmeye Oscar Wilde'ın meşhur absinthe alışkanlığını, ya da London'ın alkolikliğini de katarsak...Feci! &lt;br /&gt;Yine Fransız yazar Honore de Balzac da meşhur kahve müptelaları arasında. Sabahlara kadar çalışabilmek için çok fazla kahve içtiği rivayet &lt;a href="http://www.istanbul.edu.tr/iletim/75/haberler/yasam2.htm"&gt;olunur&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Kahve ile ilgili bir sürü araştırma var. Kahvenin kimi özellikleri itibariyle yararlarından dem vuranlar ile zararlarından dem vuranlar zaman zaman medyaya haber oluyorlar. Bilimadamları kahve üzerine yaptıkları araştırmaları hiç durmaksızın sürdürmeye devam edecekler elbette fakat bizim bildiğimiz çok kısa bir öğreti sanırım toplum için yeterli gibi: "İfrat ve tefritten kaçınmak" olarak özetlenebilecek, Aristo'nun idealize ettiğini Mülkiye'nin ilk yılında muhteşem adam Ayhan Yalçınkaya'dan öğrendiğim, Hristiyanlık ve Müslümanlık için de neredeyse temel kabul edilebilecek olan bir öğreti. Sanırım bu öğreti hala, öyle ya da böyle milyonlarca insanın hayat düsturunu belirlemeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Voltaire ile ilgili bilgiyi aldığım site &lt;a href="http://www.britishcoffeeassociation.org/page_history_m_5.aspx"&gt;burada&lt;/a&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2472499001002867957?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2472499001002867957/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/kendi-kisisel-kahve-tuketimim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2472499001002867957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2472499001002867957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/kendi-kisisel-kahve-tuketimim.html' title='Kendi Kişisel Kahve Tüketimim!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8506895609714291780</id><published>2009-08-28T14:34:00.000-07:00</published><updated>2009-09-04T01:58:51.553-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hidayet Türkoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Basketbol'/><title type='text'>Bir Profesyonel olarak Hido!</title><content type='html'>Dün Türk Basketbol Milli Takımını Efes Pilsen World Cup'ta izlemek için sevgili arkadaşım Nesli ile birlikte Atatürk Spor Salonuna gittik. Türkiye Almanya ile karşılaşıyordu ve her ne kadar Almanlara karşı bir sempatim olsa da Türkiye için heyecanlanmaktan kendimi alıkoyamadım. Hatta ve hatta Alman genç pivot Femerling'in tahrik edici hareketleri sonucu oyuncularımızı çığrından çıkarmaya çalışmasına fevkalade kıl olduğumu söyleyebilirim. Tüm bu kışkırtmalar daha sonra Ömer Onan'a çalınan bir sportmenlik dışı faule dönüştü. &lt;br /&gt;Maçla ilgili detayları mutlaka okumuşsunuzdur. Kazandıkları paranın yanında yaptıkları işin neredeyse "hiç" olduğu kimi basketbol yorumcuları (ki bu adamlar futbol yorumcularına bin basarlar) maçtaki hataları, Tanjeviç'in kusurlarını falan ballandıra ballandıra anlatmışlardır. Sanırım onların dünyasında kazandıkları parayı helal etmek ve bu "helalization" ı da ne kadar çok konuşur, ne kadar çok eleştirirlerse o kadar çok gerçekleştirecek olduklarına dair bir algı varolsa gerek. Fakat birçoğu biliyor ya da bilmiyor, bu anlamsız eleştirileri çoğu zaman takıma ya da takımlara zarar veriyor. En çok da sporculara. Kimileri paralarını helal ederken ya da gündeme gelmeye çalışırken gerçek kişiler, ilgimizin gerçek nedenleri oldukça olumsuz etkileniyorlar. Performanslar düşüyor, ve seyirciyi tatmin edecek skorlar elde edilemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçta gözlemlediğim unsurların sanırım en ama en başında seyircinin "Hido" aşkı var. Hidayet Türkiye'de bir fenomen olmuş durumda. Muhtemelen Türkiye'nin uluslararası arenadaki en başarılı ismi ve bu yüzden tek kelimeyle "korkunç" bir ilgi var üstünde! İnsanlar Hido, ya da Amerika'daki ismiyle Hedo'nun her hareketinde galeyana geliyorlar, her an sanki bir şey yapacakmış gibi dikkat kesiliyorlar. Hido ellerini kaldırıp "destekleyin bizi!" demeye getirdiğinde seyirciler kendilerinden geçiyorlar. Hido çığlıkları sanki bir hapşırık gibi başta küçük seyirciler olmak üzere herkesten duyuluyor. Sanırım dün Hidayet bu salonu yıkın dese seyirci acımaz, bir saniye bile düşünmez, yıkardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basketbol izleyicisi her zaman çok nitelikli seyirci olmuştur. (Nitelikli derken; keko değil anlamında.) Basketbol salonlarındaki izleyici genelde Dünya Kalkınma Örgütü'nün elindeki minimum değerleri aşan verilere sahip bir profil çizmiştir. Nitelik demeye çalıştığım unsurun kaynaklandığı nokta da bu. Her ne kadar İstanbul takımları arasındaki çekişmenin kimi fanatiklerce istismarı sonucu bazı GS- FB maçlarında ya da BJK'nin diğer büyük takımlarla yaptığı karşılaşmalarda barbarca olaylara rastlansa da genel olarak basketbol izleyicisi "iyidir".  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede kendine kahraman arayan vatanseverler için, kendine başarılı fenomenler arayan gençler için, çocuklarına örnek gösterebileceği kişilikler arayan ebeveynler için, elinde basketbol topu, sırtında LA Lakers formasıyla kendine idol arayan küçük basketbolcular için (küçük bir basketbolcu olarak benzer şekilde salonlarda fır döndüğümüz zamanlarda bizim için idol Michael Jordan'dı, Kobe'ydi, Iverson'dı ve Mcgrady'di, Pippen'dı.), yakışıklı değil ama en azından, yani hiç olmazsa anlamında, karizmatik erkekler arayan kadınlar için, 3G kampanyaları ile zengin müşteriyi kazıklama peşindeki Turkcell için Hidayet Türkoğlu inanılmaz bir marka olmuş durumda. Hiç şüphe yok ki o da Profesyonel ahlakının hakkını sonuna kadar veren biri. O yüzden belki de şu anda hükümetten de, siyasetçilerden de, ordudan da, hukukçulardan da çok daha saygıdeğer biri...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8506895609714291780?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8506895609714291780/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/dun-turk-basketbol-milli-takmn-efes.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8506895609714291780'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8506895609714291780'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/dun-turk-basketbol-milli-takmn-efes.html' title='Bir Profesyonel olarak Hido!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-4287704001713020446</id><published>2009-08-27T15:11:00.000-07:00</published><updated>2009-08-27T16:10:02.590-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TSK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><title type='text'>Güçlü Ordu, Güçlü AKP!</title><content type='html'>İki olay, iki çok mühim olay oldu laf arasında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) TSK coştu, ayar verdi yine aleme.&lt;br /&gt;2) Sadullah Ergin HSYK ve Anayasa Mahkemesi'nin görev alanlarını değil ama yapısını değiştirmek üzere bir "budama" faaliyeti başlatacaklarını açıkladı. (Her nedense buna yargı reformu adını takmış Milliyet Gazetesi. Bu reform mu, kadrolaşma mı belli değil!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci madde ile ilgili sonra yazacağım, çünkü fevkalade önemli ve derin.&lt;br /&gt;İlk başlıkla başlamak gerekirse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum, Orhan Pamuk arada sırada yabancı basına demeç verir. Türk basınını bayağı, şoven, yobaz vb. buluyor olsa gerek. 2008 Frankfurt Kitap Fuarı'nda da ne zaman yanına gitmeye çalışsam hep yabancı basın tarafından çevrelenmiş olarak görmüştüm. Türk basınına olan güvensizliğine bizzat kendisi tarafından Avusturya'nın Salzburg şehrinde tanık olmuştum. O zamanlar henüz piyasaya çıkmamış olan Masumiyet Müzesi üzerine bir "Lesung" yapmış, fakat bu okumanın bir Türk gazetesine haber olarak çıkmasını istememişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl Orhan Pamuk bu sefer Rus basınına &lt;a href="http://www.nethaber.com/Toplum/113313/Orhan-Pamuk-Rus-basinina-konustu-Turkiyede-hala"&gt;konuştu&lt;/a&gt;: &lt;br /&gt;"Bazı çevreler, laikliğin tek yolunun, ordunun siyasete aktif müdahalesi olduğunu düşünüyor. Bu çok yanlış. Maalesef şu an asker tarafından desteklenen laiklik anlayışıyla, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu laiklik arasında dağlar kadar fark var. Bu Türkiye'nin çelişkisi." &lt;br /&gt;Ayrıca;&lt;br /&gt;"[...]Ordunun siyasete fazla müdahale ettiğini söyleyen Pamuk, bu yüzden de seçmenin AK Parti'ye yöneldiğini öne sürdü.[...]"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baştan söylemem gerekirse Pamuk'un yukarıdaki fikirlerini destekliyorum. Bazı çevreleri "pure elit" olarak defalarca tenkit etmişliğim var ve bu da sanırım anti-darbeci biz ehl-i sünnetin "sine qua non"u olmuş durumda. Fakat mülakatın ilk kısmı değil de bence, ikinci kısmı son derece önemli. Zira ben AKP'yi vareden nedenlerin en başında asker karşıtlığının siyasallaşmasını görüyorum. 2002 seçimlerinin ardından 2007'de tescillenen başarıda kesinlikle bu var. Zaten AKP'nin bu asker karşıtı tavırla siyasallaşması sonucu karşı cenahta da askere daha çok bağlanma gözlemleniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordunun siyasete olan ilgisinin son kanıtı 25 Ağustos günü ortaya kondu. Orgeneral İlker Başbuğ'un yayımladığı 30 Ağustos mesajında şu ifadelerle TSK, Kürt açılımı mevzusunda açıkça taraf haline &lt;a href="http://www.tsk.tr/10_ARSIV/10_1_Basin_Yayin_Faaliyetleri/10_1_8_Mesajlar/2009/30agustos_zafer_bayrami_mesaji_25082009.html"&gt;gelmiştir.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"[...]Türk Silahlı Kuvvetleri; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      -  Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Şüphesiz ki; "Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye'dir.[...]"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu'nun ulus devlet fikrinden yana olmasını anlayışla karşılayabiliriz. Her ne kadar bir gün siviller; "Arkadaş yeter artık, ulus-devlet kalksın, bölge devlete falan geçelim" diyebilirlerse ve bu onların hakkı da olsa bile, şimdilik TSK'nın bu duyarlılığını anlayışla karşılayabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelgelelim ulus-devlet konusunda yapılan uyarının ardından gelen madde oldukça tehlikeli bir maddedir. Kültürel farklılıkların, yani Türklerden farklı olarak Kürtlerin denmek isteniyor, siyasallaşmaları, yani DTPlileşmeleri, Anayasaya aykırıdır deniyor. Yani TSK, adeta bir Yüksek Mahkeme gibi siyasete nizam veriyor, devlet büyüklerinin zihnine "balans ayarı" yapıyor. Bununla da kalmıyor, Öcalan ile yapılacak öyle ya da böyle bir temasın da mümkün olamayacağı söyleniyor. (Gerçi buradaki ifade daha çok TSK'nın kendisini bağlar vaziyette. Yani siz isterseniz görüşün ama TSK'dan bunu istemeyin gibi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası TSK, gündemin bir numaralı maddesi olan Kürt açılımı konusuna açık ve net olarak değiniyor ve bu konuda taraf olduğunu ilan ediyor. Bu tarafgirliğini de Anayasa konusunda görüş bildirerek, yani askerin hiçbir surette hiçbir ilgisinin olamayacağı bir konu üzerinden şekillendirerek gösteriyor. Orhan Pamuk'un ifadeleri de muhtemelen bu bildiri üzerine geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu neye yarayacak? TSK Kürt açılımı konusuna muhalif olarak ve siyasetin tam ortasından dalarak iyi mi yaptı? Zaten böyle bir açılım yapmaya muktedir olmayan bir iktidar varken ve tüm bu yaşananlar birer halüsinasyon gibi toplumun zihninde gerçekleşiyorken, TSK 27 Nisan e-muhtırasında yaptığı gibi çıkıp yine neden AKP'nin işine yarayacak lüzumsuz açıklamalarda bulunuyor? TSK görev ve yetkileri arasında ne yapıp edip AKP'nin tekrar iktidar olmasının mümkünatının sağlanması gibi bir madde mi var? Yoksa Genelkurmay Başkanları bu tür açıklamalar yapmadan yatağa yattıklarında rahat uyuyamıyorlar mı? Aklı başında laiklerin artık ordunun siyasete bulaşma hevesliliğinden tiksindiklerini göremiyorlar mı? Dahası demokrat ya da değil, her Genelkurmay Başkanı neden hep böyle gereksiz şeyler yapma peşinde? Bu görev bilinci mi, vatan sevgisi mi, yoksa başka bir şey mi? Bu soruların tamamı beynimde uçuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıssadan hisse; dünyanın görmüş olduğu en ağır 2. krizi yaşayan tüm dünya ülkeleri gibi ekonomiyi düzeltmeyi konuşmak yerine Amerika tarafından görevlendirilmiş, çapsız hükümetimiz sayesinde gündemimize yapay bir şekilde sokulmuş olan Kürt açılımı saçmalığını tam da bu "oya tapan" hükümetin kafasına geçirecekken yine pek mukaddes Türk Silahlı Kuvvetlerinin değerli komutanları sayesinde hükümetin rant zengini oluşunu izlemeye başladık ya, sanırım Türkiye'nin tüm "pure elit"leri şimdi yataklarında Başbuğ'un verdiği o derin (!) mesajın güveniyle, huzur ve mutluluk içinde uyuyorlardır! Her birine tatlı rüyalar diliyorum efendim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-4287704001713020446?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/4287704001713020446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/guclu-ordu-guclu-akp.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4287704001713020446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4287704001713020446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/guclu-ordu-guclu-akp.html' title='Güçlü Ordu, Güçlü AKP!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8591248707888158929</id><published>2009-08-24T05:52:00.000-07:00</published><updated>2009-08-24T09:40:52.049-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><title type='text'>Genç Bir Kadının Açılım Anlayışı ve Kürt Olmak</title><content type='html'>Genç İzmirli kadın Kıbrıs Şehitleri caddesine alışveriş yapmak için çıkmıştı o gün. Kriz döneminin indirim fırsatlarını realize etmek istiyor, daha önce çok isteyip de alamadığı harika bluzları, rengarenk t-shirleri ya da Roma dönemi kölelerinin sandaletlerini anımsatan ama bir o kadar da şık ayakkabıları bugün, değerinin belki de yarısı fiyatına alabileceğini düşünüyordu. Kıbrıs Şehitleri caddesi birçok markayı bir arada bulabileceği nadir yerlerden biriydi. Fakat tabi ki Konak Pier’de, Park Bornova’da da gitmek istediği mağazalar vardı ve biliyordu ki oradaki birçok ürün tam ona göreydi. Üstüne giydiği her kıyafeti aslında kendine yakıştırıyordu, tek problemi hangisinin en çok yakıştığını saptamakla ilgiliydi. Ne de olsa hepsini alacak kadar parası yoktu. Daha doğrusu şehrin en güzel kafelerine gidebilecek, BMW ya da Mercedes-Benz sahibi arkadaşlarıyla dışarı çıkabilecek kadar yakınlığa sahip bir burjuva kızı olduğunu düşünüyordu. Yine de para biterdi, ailesinin ona verdiği miktar sınırlıydı. &lt;br /&gt;Genç hatun, o gün her zamanki gibi yine çok güzel giyinmişti. Üstünde; bacaklarının büyük bir bölümünü açıkta bırakan bir şort altta yerini almış olduğu halde gögüslerini 100 metre ötedeki bir İzmirli Kürt’ün dikkatini celbedecek derece sarmış, hafif ter bulaştırdığı bir t-shirt vardı. T-shirt dönemin modasına oldukça uygun olarak garip garip İngilizce yazılar ve saçma sapan canavar karakterleriyle doluydu. Omzuna taktığı çantasının iki göğsü arasından geçen kayışı elbette ki çantanın kendisinden daha çok dikkat çekiyordu. Amerikan porno filmlerinin vazgeçilmez enstantanesi “American style” kenarda geçip gittiği ve geçerken bilinçaltında “biz bu ülkenin gerçek sahipleriyiz, sizlerse kölelerimiz!” fikrini tekrar tekrar pekiştirmesine neden olan Kürtler’in aklında çoktan vuku buluyordu. Bacaklar da filmin tamamlanması için yeterli bir sebepti. Ambians tamamdı, motor denebilirdi. &lt;br /&gt;Genç kadın o gün, diğer günlerden farklı olarak köşedeki Sevinç Pastanesine biraz ilerideki gazete bayisinden satın aldığı Hürriyet Gazetesi ile girdi. Önce bir gazetenin 75 kuruş olmasına takılmıştı. Bayi sahibinin 75 kuruş diyen sesi algısına ilk olarak abartılı yansımıştı. Bir gazete 75 kuruş olabilir miydi? Bozuk paraları arayan manikürlü parmakları cüzdanının en dar yerinde çıkışı bulmak isterken aklına tam tersi bir soru geldi: Gazeteler Almanya’da ne kadardı? En son Berlin’e ailesiyle birlikte yaptığı gezi sırasında hiç gazete almamıştı. Fakat metroda devamlı gazete okuyan insanlar görmüş olduğuna göre gazete çok da pahalı bir şey olmasa gerekti. Ülkesinde hiçbir şeyin dengesi olmadığını düşündü, buna şaşırmasının da aynı oranda saçma olduğuna kanaat getirdi. Artık alışmalıydı.&lt;br /&gt;Hürriyet gazetesinin ilk sayfasına bir göz attı ve belki de herkes gibi önce  sürmanşete gözü takıldı. Yanında bir anda bitiveren garsonu fark etmeden şu cümleleri okudu: “Ayşe Arman türban takıp Fatih sokaklarına çıktı. Ayşe Arman’ın izlenimleri, yaşadıkları yarın Hürriyet’te!”&lt;br /&gt;Zaten ne zaman bu tür haberler aynı gün gazetede yayımlanırdı ki? En son gazete aldığından bu yana bu işler de değişmemiş olsa gerekti. Olayı müthiş merak etmişti fakat haberi öğrenebilmesi için aklına düşen ilk şey yarını beklemekten ziyade yarın da gazete almak zorunda kalacağıydı. En iyisi babasına söylemeli ve onun eve getireceği gazeteyi okumalıydı. Evet evet, kesinlikle böyle yapmalıydı.&lt;br /&gt;Derken Gazetenin manşetini okumaya başladı. Tam olarak şöyleydi: ”Kürt açılımına Minik Serçe’den tam destek!” &lt;br /&gt;Minik Serçe? Sezen Aksu’ydu bu! Minik Serçe’nin ne olduğunu çözmüştü çözmesine ama Kürt açılımı da ne olsa gerekti? Kürtlerden oldum olası hazzetmezdi. Kolejde geçirdiği lise yıllarında erkek arkadaşları genelde içlerinden biri kaba bir harekette bulunduğunda birbirlerine Kürt derlerdi. Kürtler ona göre İzmir’i işgal eden Yunan ordusundan sonraki ilk işgalcilerdi. Hiç Kürt arkadaşı yoktu, sadece babası sayesinde tanıdığı birkaç Kürt aile vardı. Bu aileler de aynı kendileri gibi yaşayan, geneli müteahhit olan varlıklı ailelerdi. Türkçe konuşurlar, babasının rakı masasına davet edildikleri akşamlarda cümbür cemaat icabet ederlerdi. Bu ailelerin kızları ve oğulları biraz esmer olmakla birlikte giydikleri kıyafetler, gittikleri filmler falan hep aynıydı. Fakat neticede onlar Kürt’tü ve gelenekleri, görenekleri oldukça farklıydı. Babasının tabiriyle onlar mert insanlardı ama her an bir kazık atabilirlerdi. Ticarette acımak yoktu, dostluk yoktu. &lt;br /&gt;Genç kadın hafif beli açılmış bir halde oturduğu sandalyesinde kambur bir şekilde oturduğunu fark ederek doğruldu. Minik Serçe’yle Kürtler arasındaki problemi çözmeye çalışıyordu. Şu satırlara çarptı gözleri: “Açılımınızı ailece canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum.” Sezen Aksu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de dedi çilekli milkshake’ini yudumlarken, Kürtlerle bizim ne problemimiz var? Türkiye’de terör yüzünden ölen insanları biliyordu, onlara şehit dendiğini de. Fakat Kürtlerle terör sorunu arasındaki bağı kuramıyordu. Çünkü ona göre Kürtler ikiye ayrılırdı; Teröristler ve Müteahhit tanıdıkları gibi olan Kürtler. Eğer problem teröristlerle ilgiliyse, Kürt açılımı ifadesi hatalı değil miydi? Eğer yapılmak istenen teröre karşı değil ama Şehirli Kürtlere yönelik bir açılım sağlamak ise tüm bunlar hangi talebe göre şekilleniyordu? Babasının masasında birlikte rakı yudumladıkları o müteahhit tanıdıklarının tek derdi şehrin göbeğine bir rezidans yapmaktı. Bunun için de gerekli olan finansmanı sağlama sorunu onun kendince en büyük sorunuydu. Kürt müteahhitlere finansman sağlama konusunda yapılacak bir açılımın daha fazla destek göreceğini düşündü o an. Hükümet yine saçmalıyordu.&lt;br /&gt;Hükümetin saçmalamasına alışmış bir “pure elit” ti o. Gündoğdu meydanına koştukları günü hala hatırlar ve hatırlatırdı. Ülkeye dini vesayet rejiminin geleceğine olan inancı tamdı! İzmirli büyük sanatçı Sezen Aksu’nun da benzer görüşte olduğunu düşünüyordu. Peki aynı Sezen Aksu neden şimdi Kürt açılımı denen ve ne olduğunu göz gezdirdiği Hürriyet gazetesi satırlarında göremediği, öğrenemediği şeyi destekliyordu? Minik Serçe’nin desteklediği şeyi desteklemeye hazırdı aslında, fakat ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Ne hiç hazzetmediği Başbakan, ne ülkenin en ileri dincisi saydığı Başbakan Yardımcısı, Ne Milli Görüşçü Meclis Başkanı konu hakkında tek kelam etmiyordu. Herkesin yeni modası açılımdı. Açılımsa ona biraz göğüs dekoltesini çağrıştırıyordu. Bu adamların göğüslerle ne işi olabilirdi ki?&lt;br /&gt;Genç kadın Sevinç Pastanesi’ndeki kısa istirahatinde Kürt açılımı meselesini okudu, anlamaya çalıştı. Neticede içinde demokrasi geçen, insanlara özgürlük getireceği söylenen bir şeyler vardı. Büyük Türk sanatçısı Sezen Aksu da bu açılıma destek vermişti. O halde bu şey iyi bir şey olmalıydı. Akşam eve gittiğinde Twitter’a gireceği 140 karakterlik iletiyi oluşturmuştu: Ne iktidari ne de ideolojisini günahım kadar seviyorum; ama açılımın başarılı olup, akan kanın durmasını istiyorum. Dua ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir kadınının platonik aşklarına bayılırım ben. 3 yılımı geçirdiğim İzmirde seviştiğim kadınlar oldu. Hepsi de bana aşık olduklarını söylediler, ben gittikten hemen sonra da kendilerine yeni sevgililer buldular. Ama asla unutmadılar beni. Platonik bir aşk olmasa bile platonik bir ilgiydi hep onlarla aramda olan. Bu platonik ilgiyi her zaman saygıyla selamladım.&lt;br /&gt;Kürt açılımı meselesine Sezen Aksu da karışınca aklıma işte bu platonik ilgi geldi. Muhtemelen yukarıdaki Twitter iletisine benzer bir şekilde İzmirli ya da değil Türkiye’deki birçok insan benzer bir platonik ilgiyle yaklaştılar konuya. Acıların son bulacağı, anaların yaralarının kapanacağı, iki kardeşin birini devlet töreniyle diğerini teröristlerin hazır bulunduğu bir öğle namazıyla toprağa veren babaların hıçkıra hıçkıra ağlamayacağı günlerdi yakın olan. Türkiye’nin duygu yüklü vatandaşları bu istek ve duygularla yaklaştılar açılıma, iyi niyet gösterdiler ve oy verseler de vermeseler de bu hükümetten yana tavır sergilediler.&lt;br /&gt;Peki noldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük İtalyan yazar Italo Calvino, Örümceklerin Yuvalandığı Patika’nın önsözünde 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış yazarlar olarak, bir döneme şahitlik etmenin getirdiği sorumluluğu anlatır. Elbette herkesin etkin bir rol oynayamayacağını söyler ama her yazar ya da entelektüel içinde benzer bir sorumluluğu hissetmiştir der. Bu anlamda dönemin tüm hatalarıyla, tüm acı ve vahşetiyle doğrudan değil ama dolaylı yönden yüzleşmeye karar verdiğini söyler. (Calvino,1947;13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin kimi aydınları ve sanatçıları da, Yaşar Kemal olsun, Sezen Aksu olsun, sanırım bir de Hülya Avşar isimli kadın meydana çıktı ama ona nasıl hitap etmeliyim bilmiyorum, benzer bir sorumlulukla Kürt açılımı projesine destek verdiler. Tabi önerileri yok elbette, sadece destek veriyorlar. Yani eğer hükümet tüm Kürtlerin yok edilmesine hüküm buyursa kontrpiyede kalacakları bir pozisyon almış bulunmaktalar. Başka bir ifadeyle bulanık sudaki sazanın peşine düşmüşlere alkış tutmaktalar. Sazanın kim olacağı en sonda belli olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt açılımı konusunda işittiklerimiz belli: Kürt açılımı konusunda tarihi fırsatı yakalamış &lt;a href="http://www.aksam.com.tr/2009/05/18/yazar/12815/ismail_kucukkaya/gul__tarihi_firsat_i_acikladi.html"&gt;durumdayız.&lt;/a&gt; ( Ülkemizin birinci ağzından Amerika’nın artık PKK’yı desteklemeyeceği bilgisi verilmiş oldu.)&lt;br /&gt;Kürt açılımının Amerika’nın projesi olduğunu söyleyenler bunu kanıtlamazlarsa namussuzdurlar, &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12323830.asp?gid=229"&gt;alçaktırlar. &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kürt açılımı büyük bir demokrasi sınavıdır.&lt;br /&gt;"İmralı muhatabımız değil, onlar muhatabımız &lt;a href="http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=108&amp;HBR_KOD=128036"&gt;değil&lt;/a&gt;"&lt;br /&gt;Falan filan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık duymaktan bıktığınız, “iyi de somut öneriniz ne?” eleştirisini yapmayacağım. Ben de bıktım. Olayı sosyolojik bir açıdan çözümlemeye çalışacağım. Umarım tutarlı olabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda Genç İzmirli Hatunun hikayesini anlatırken yaptığım ayrımı aslında tam olarak burada kullanmak için yaptım. Kürtler ülkemizde çok açık ve seçik olarak 2’ye ayrılmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Şehirli- Asimile olmuş Kürtler&lt;br /&gt;2) İsyan eden, PKK’yı destekleyen, Öcalan’ı önder kabul eden, ya da yerine başka bir Kürtçü teröristi önder kabul eden Kürtler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci grubun temel özelliklerinden en başında elbette ki bireysel fayda maksimizasyonu gelmekte. Şehirde yaşayan ve refah seviyesi yüksek Kürtler’in ilk derdi daha fazla refah sahibi olmak. Bu Kürtler zaten sadece Türkçe konuşuyorlar, İngilizce kurslarına ve üniversitelere gidiyorlar ve çok nadiren doğdukları ya da atalarının ait oldukları toprakları ziyaret ediyorlar. Bu tiplemeye en uygun ailelerden olarak gösterebileceğim bir aile şu anda AKP milletvekili olan Abdulkadir Aksu’nun ailesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci grubun en temel özelliği ise zaten sub-zero levelda yaşamalarından ötürü geliştirdikleri devlet karşıtı tepkileri idealize edebildikleri bir PKK varlığına dayanmalarıdır. Bu kitlenin derdi Kürtçe, Kürt dili, Kürt edebiyatı falan değildir. Ömürleri boyunca refah seviyesine ulaşamadıkları Türkiye Cumhuriyetinden ayrı, ondan kopmuş bir Kürdistan’da daha mutlu olarak yaşayabileceklerine dair inançtır. Bağımsızlık mücadelesi dillere destan Türklerin anlamaktan çok da uzak olmadıkları bir bağımsızlık ateşidir onlarda yanan. Terörist Öcalan da bu ateşin en önde gelen taşıyanı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin Kürt isyanları neticesinde şekillenmiş devlet projeleri genel olarak 2. kısımda bulunan Kürtleri 1. kısıma geçirmeye çalışmak üzerine kuruludur. Bu konuda kimi zaman başarılı kimi zaman başarısız olunduğu açık. Fakat bilinen şey artık bu yöntemin işlemediği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılımı “tırtlaştıran” temel olgular da iki tane. (Nedense konu hep düalist bir düzleme oturuyor. Bu bir avantaj da olabilir,dezavantaj da.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Hükümetin açılımı &lt;br /&gt;2) DTP’nin talepleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.nin olmayan varlığından söz ediyoruz günlerdir. Ona artık herkes aşina olmuş vaziyette. Peki 2. konuda ne söyleyebiliriz? DTP’nin isteklerinin ne olduğunu biliyor muyuz? Öcalan’ın açıklayacağını buyurduğu paketten haberi olan var mı? DTP’nin 4 isteği diye bir Radikal manşeti hatırlıyorum. &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;ArticleID=949721&amp;Date=14.08.2009&amp;CategoryID=78"&gt;Şöyle ki&lt;/a&gt;: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Demokratik bir cumhuriyetin ruhuna uygun sivil bir anayasa oluşturulsun.  &lt;br /&gt;2) Anayasa’nın 66. Maddesi’nde ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür’ deniliyor. Anayasa’da etnisiteyle ilgili ayrıntılara yer verilmesin. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı vurgusu öne çıksın. Türkiye Cumhuriyetinin çok etnikli yapısı Anayasa’nın ruhunu yansıtan giriş bölümünde vurgulanabilir. &lt;br /&gt;3) Kültürel haklar ve anadille ilgili talepler: Anayasa’daki anadil sınırlamaları ve eğitim hakkı önündeki engeller kalksın. Basın yayın alanında anadil kullanımıyla ilgili sorunlar giderilsin. Propaganda yasakları kalksın. Kamu kuruluşlarında ve sosyal-kültürel alanda anadilin kullanımı önündeki engeller kaldırılsın. &lt;br /&gt;4) Yerel yönetimler ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan güçlendirilsin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Madde yeni bir madde değildir. Zafer Üskül’ün AKP’ye geçişiyle başlayan yeni- sivil- demokratik anayasa girişimleri pek demokrat hükümetimiz tarafından yine gündemden düşürülmüştü. İnanın bu düşüşte Kürtlerin bir suçu yok! Prof. Ergun Özbudun'un da!&lt;br /&gt;2. Madde Prof.Baskın Oran ve Prof.İbrahim Kaboğlu tarafından yine bu hükümet döneminde hazırlanmış insan hakları raporuyla TBMM’ye sunulmuştu. Yargılandıkları davadan beraat ettikleri kararı daha geçen yıl &lt;a href="http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=114153"&gt;çıktı&lt;/a&gt;! &lt;br /&gt;3. Madde CHP’nin neredeyse  Kürt Raporlarının tamamında geçiyor. Nazım Hikmet’in vatandaşlığa alınması, 301. maddenin değiştirilmesi gibi önemli işlere imza atmış göz boyayıcı hükümetin yapmak zorunda olduğu maddeler! Avrupa Birliği kriterlerinin en önemli başlıkları, herkesin hemfikir olduğu zemin. Kimin bir toplumun anadiliyle problemi olabilir ki?&lt;br /&gt;4. Hahh..Sonunda düzgün bir maddeye denk gelebildik. Bu konudaki en radikal çıkışı sanırım Kenan Evren yapmıştı. Adam eyaletlere ayıralım olsun bitsin demişti! Bu maddedeki istekler en muğlak istekler olarak göze çarpıyor. Açıkçası DTP’liler 4.madde ile neyi kastettiklerini açıklamadıkları sürece süreç başlamayacak bile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü süreç aslında tamamen DTPlilerle ilgili. Hükümetin Kürt açılımı dediği şeyin adını düzgün koymak gerek önce! Bu bir DTP açılımı! Ortada hiçbir somut girişim yok demiştik, yanılıyoruz. Aslında var; Başbakanın DTPli Ahmet Türk ile görüşmesi. Bu olay başlı başına bir açılımdır, gelgelelim kendi içinde bir soruna dönüşmüştür. Öcalancı Kürtleri temsil ettiği aşikar olan bir partinin lideriyle görüşen bir Başbakanın olduğu ülkemizde, Cumhurbaşkanı Öcalan'ı muhattap alamayacaklarını söylüyor. Pardon ama; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? 2. Kısıma ait Kürtlerin sorun teşkil ettiği ülkemizde onlara yönelik açılım yapmak üzere çıkmış olan iktidar hem onların siyasal organı olan partinin lideriyle görüşüyor hem de onların gerçek lideriyle muhattap olmayacağını söylüyor. Biri bizimle dalga mı geçiyor? Öcalan ile görüşmeyi siyasi geleceği açısından bir nevi intihar olarak gören kimi zat-ı muhteremler AKP'yi uçurumdan çekmeye çalışıyorlar. E madem çözüm yukarıda açıkladığım kimselere yönelik olacak ve siz de onların gerçek lideriyle görüşmeyeceksiniz, o halde toplumu neden gaza getiriyorsunuz? Neden insanları bam tellerinden vurup, herkese ana-baba-bacı-gardaş edebiyatı yaptırıyorsunuz? Şehit annelerini niye provoke edip, toplumu 2 cenaha ayırıyorsunuz? Kürt açılımını destekleyenleri vatansever, karşı çıkanları kandan medet umanlar olarak nitelendiriyorsunuz? Hele hele bunun bir Amerikan projesi olduğunu iddia edenleri neden namussuzlukla, alçaklıkla suçluyorsunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP'nin artık alıştığımız bir taktiği var: Topluma herhangi bir sorunun çözüleceğine dair gazı veriyor ve sorun çözülemediğinde de suçu muhalefete atıyor. Bu olayda da büyük konuşmayayım ama böyle olacak gibi gözüküyor. Ya AKP'nin elinde bir sapka var ve bu şapkadan Öcalan çıkacak ya da AKP seçimlere doğru Kürt sorununu çözmek için çalıştıklarını fakat CHP- MHP ortaklığının bunun önüne engel koyduğunu söyleyecekler. Sonuç ne olacak? Kürtler, "ah canım hükümetim denedi ama olmadı. Olsun, yine de iyi niyetleri için oyum onlaradır!" mı diyecekler? Ya da CHP ve MHP seçmeni partilerine kızıp, kandan beslenenler mi diyecekler? Bu soruların cevapları oldukça net. Sular akacak, statüko devam edecek. Sezen Aksu da aldığı gazla Kürtçe şarkılar söylemeye devam edecek. Kürtler ölecek, Türkler vuracak. Türkler ölecek, Kürtler vuracak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8591248707888158929?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8591248707888158929/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/genc-izmirli-kadn-kbrs-sehitleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8591248707888158929'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8591248707888158929'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/genc-izmirli-kadn-kbrs-sehitleri.html' title='Genç Bir Kadının Açılım Anlayışı ve Kürt Olmak'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-2905296892500976564</id><published>2009-08-21T08:51:00.000-07:00</published><updated>2009-08-21T10:59:52.561-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Başbakan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Demokratlık'/><title type='text'>Namussuz alçaklar!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/So7gkWtkPSI/AAAAAAAAAA4/JDjk3u8QaUE/s1600-h/27955.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 177px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/So7gkWtkPSI/AAAAAAAAAA4/JDjk3u8QaUE/s200/27955.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372478320676191522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Başbaşkanımız buyurmuşlar yine, hoşgeldin ya şehr-i ramazan diyerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir kağıt almış dolaşıyorlar; 'Amerika'nın bir projesidir bu...' Bunu ispat ederlerse her şeye varım. Ama ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar. Bu kadar açık, bu kadar ağır konuşuyorum." &lt;br /&gt;(Haberin tamamı için &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12323830.asp?gid=229"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyelim, sizin de mübarek ramazan ayınız hayırlara vesile olsun efendim! Fikir yürütenlere, iktidarın geçmişte yaptıklarıyla geleceğe projeksiyon tutmaya çalışan herkese ağız dolusu söven bir başbakanın varlığı beni nasıl mutlu ediyor bilemezsiniz! Hele o namussuzluk hissiyatı yok mu..O ırz düşmanlığı, o şerefsizlik payesi ve iktidar olanın derin tahakkümü altındaki inleyişlerim. Sanki bana başbakan tarafından üstün hizmet madalyası verilmişçesine zevk veriyor bunlar. Dayak yemekten keyif alan şoparlar gibi dönüp dönüp başbakanın küfürlerine hedef olmak istiyorum, salak olmak, mal olmak istiyorum. Ve sonra da ona pis bir gülümsemeyle bakıp, daha yok mu daha yok mu demek istiyorum. Hiç şüphesiz ki haysiyetten ve namustan yoksun olmak bunun gibi birşey olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanımızın demokratlığı aşikar. Karikatürü çizilince hemen aslan kesiliyor ve haşa diyor, çizemezsiniz! Danimarkalılar peygamberi bile karikatürize ediyorlar, biz başbakanı etmekten mahrum.&lt;br /&gt;Başbakanımız kendisini protesto eden birkaç solcu genci dövdürmekle kalmıyor elbet, hapse falan da attırıyor. Dahası kendisini protesto etmeyen rockçı gençleri bile ahlaka davet ediyor, bu daveti de emrine amade polisiyle karakollarında "özel muameleyle" gerçekleştiriyor!&lt;br /&gt;Başbakanımız öyle demokrat ki kendisine sitem eden çiftçiye anasıyla ilgili öğütler verirken, kızı vahşi bir cinayete kurban gitmiş babaya da üstü kapalı şunları diyor: Kızını dövmeyen dizini döver! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Kürt açılımına işte bu demokratlığıyla giriveriyor! Polise taş atan çocuklara bilmem kaç yıl hapis cezaları kesilirken, başbakanımız kim olduğu tarafımdan anlaşılamayan bir grup Kürt için*, yine bir grup ve çoğunluğu iktidar yalakası gazeteci, sendikacı falan filanla açılıma gidiyor. Ne açacağını bilmiyor, napacağını belirleyemiyor. Normal ama. Demokratlık öyle bir aşktır ki gözlerinizi aşkın Eros'un gözlerini bağladığı gibi bağlar, aklınızı, izanınızı durduruverir. &lt;br /&gt;Ne mutlu ki iktidara, her iktidarın olduğu gibi kendisinin de yalakaları var. Yazıveriyorlar köşelerinde, çıkıveriyorlar televizyonlarına. Başlıyorlar Türk- Kürt kardeşliği belgesellerine, sanki kualalarla kaplanların yüzyıllık kardeşliklerinden dem vuruyorlar. Biri çakıyor sağ cenahtan hepimiz aynı Allah'ın(ve aynı şeytanın da olsa gerek) kullarıyız deyu, diğeri çakıyor sosyalist mücadele Kürtlerin özgürlük mücadelesidir deyu. Biz de bön bön ve namussuzca bakıyoruz, "noluyo ki lan?" deyu. Hikayeler, masallar, Kürt kızıyla evlenmiş Türk oğlanı mavalları, Kürt ananın şehit olmuş yavruları ve onun üstünden yakılan ağıtlar. Barış söylemleri ve kardeşlik türküleri, diğer yanda yine biz; bön bön bakan ve sanki hiç bilmediğimiz bir Rolling Stones şarkısı çalıyormuşçasına önce irkilen, sonra şok olan sonra da itkiden rahatsız yavaş yavaş sallanan en sonunda yuvarlanan bir namussuzlar, alçaklar kitlesi.&lt;br /&gt;Demokratlığı kendinden menkul başbakanımız tutturuyor açılım yapalım diye, kurmayları "ulan açsak da ne açsak" nidalarında. Padişah hüküm buyurmuş, altın yumurtlatın tavuğu diye, nası yaparsanız yapın, bana ne. Alegori, mizansen ya da bir epik destan anlatır benim başbakanımı. Bu Kürt açılımıyla gerçek olacak rüyaları; Ecevit'in Köy-Kent'i gerçekleştirerek yapmaya çalıştığı medenileşme projesi gibi, Kürt açılımı üzerinden bir demokratlaşma projesi gerçekleştirmeye kalkıyor şimdi.&lt;br /&gt;Velhasıl diyor ki; bizim demokratlığımız Kürtlere yaptığımız açılımla kesinleşecek, Ziya Paşa'nın terkib-i bendinde yerini alacaktır: "Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!" Maşallah; ayna parlak! Bir bakıyorsun şak diye gösteriveriyor yüzünü. Sıcaktan yandıysa falan yüzün, çıkartıyor simsiyah. Yok alnın açıksa parlatıyor güneş gibi. Bilmem Ankara'nın güneşi yakar mı insanın tenini ama, başbakanın odasının perdeleri kapanmıyor olsa gerek; açılım yapalım derken amele yanığına çalmış keli, kararayım derken kızarmış, kıpkırmızı olmuş beti benzi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-2905296892500976564?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/2905296892500976564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/namussuz-alcaklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2905296892500976564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/2905296892500976564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/namussuz-alcaklar.html' title='Namussuz alçaklar!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/So7gkWtkPSI/AAAAAAAAAA4/JDjk3u8QaUE/s72-c/27955.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-3118264997371051193</id><published>2009-08-11T12:34:00.000-07:00</published><updated>2009-08-11T22:16:18.759-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürt açılımı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yargı İktidar ve İktidar TSK kavgası'/><title type='text'>Türkiye Tarihi Günler mi Yaşıyor Gerçekten?</title><content type='html'>Son günlerde Ankara'da hava olması gerekenden çok daha sıcak. Öncelikle neler olduğunu kayıt altına almalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Türkiye Cumhuriyetini yönetmekle görevli (burası önemli) iktidar partisi açıkça tarihte hiç bu şiddette görülmediği üzere, Türkiye'nin Kemalist çizgiyi korumaya gayret eden hukukçularıyla rant kavgasına girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Yine aynı iktidar muhalefetin tüm itirazlarına rağmen Milli Görüş geleneğinden geldiği bilinen bir parlamenteri millet iradesinin tecelli ettiği çatıya başkan olarak adeta tayin etti! Bu yeni bir şey değil aslında; Bülent Arınç örneği hafızalarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2005 yılında denediği Kürt açılımını şimdi, daha da açarak tekrar denemek istiyor. Bu amaçla daha önce terörün destekleyiciliğini yaptığını ileri sürerek görüşmeyi defalarca reddettiği Demokratik Türkiye Partisi(DTP) Eş Başkanı Ahmet Türk ile görüştü. PKK ile DTP arasında fark var dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) İktidarın tüm unsurları ve İçişleri Bakanlığına bağlı kolluk kuvveti Polis, açık ve net olarak, Şemdinli'de başlamak üzere önce bakanlığın diğer kolluk kuvveti olan Jandarma ile görüş anlamında yollarını ayırdı. 2007'den beri gelişen konjonktürde takip edileceği gibi, artık polis bir adım daha attırılarak adeta Türk Silahlı Kuvvetleri'nin karşısına konuşlandırıldı. İçine düşülen bu kamplaşma hiç şüphesiz Türkiye tarihinin en büyük devlet içi hesaplaşması olarak değerlendiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki tespitlerden sonra, Türkiye'nin tüm kırmızı çizgileri aşıldı şeklinde bir görüş belirtmem birçokları için beklenebilir birşeydir. Ve aslına bakılırsa böylesi bir tespit doğrudur da. Fakat bu yorumun ötesine geçmek gerek. Olayın özüne, meselenin bütününe bakmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce sıraladığım 4 vakıanın üzerine tartışmaya önce normatif yaklaşımla başlamak gerek diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;Öncelikle, hukukçuların genel olarak Kemalist bir çizgide durmaları bence yanlıştır. Hukukçular Türkiye'de meşruiyetini elbette Atatürk ve onun yarattığı cumhuriyetten alırlar fakat hukukun kaynağı, hukukun özü bilimdir, adalettir. Dolayısıyla halk nezdinde gelişen saygı, hukukun ya da hukukçuların Atatürkçülükleriyle değil, verdikleri kararların adilliği, tarafsızlığı ve bağımsızlığıyla ilgilidir. Bu anlamda halk için artık hukukun adilliği, bağımsızlığı ve bilimselliği tartışmalıysa bizzat hukukçulara olan saygı da tartışmalı hale gelir. İşte buradan kaynaklanan bir bakışla hukukçuların temsil ettikleri Kemalizm de aynı oranda ve aynı halkın nezdinde imaj kaybına uğrar. Fakat burada dikkat etemiz gereken nokta, hukuka olan güvenin hukukun kendi içtihadından öte, dışsal etkilerle yıpratılmak istenmesidir. Son olarak Ertosun'un, kimilerinin kendisini Ergenekon sanığı olarak lanse etme çabası olsa da, Ergenekon Davası kapsamında gözaltına alınan ve 15 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan bir isimle yemekte buluşması ve bunun dünyanın en kötü şeyiymiş gibi aktarılması bu yıpratma çabasının en büyük örneği. Hukukçular üzerinden onların temsil ettiği düşünceye, kısacası laiklik ve ulusalcılığa geliştirilen atak bu imaj kirletme uğraşısının özünü oluşturuyor. Laiklik ve ulusalcılığa yapılan ataklar ile bunların karşısında demokratlar kulubünün olacağı bir tezatlık yaratılmaya çalışılıyor. İşte bu stratejinin ürettiği sonuç halka şu şekilde yansıyor: Ya demokrasi, ya tü-kaka Ergenekoncu Kemalizm!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin bir yargı reformuna ihtiyaç duyduğu açık. Reformların özünü oluşturacak içerik de AB kriterleri ve muktesebatında zaten var. Hükümet daha önce birçok AB ile uyum adı altında yasa değişiklikleri yapmış ve böylece yeni fasıllar açılmasını sağlamışken neden şimdi bir yargı reformuna başlamadan yargı kurumlarıyla çatışmaya girdi? Mantıklı hareket ettiği ve AB hedefine kilitlenmiş olduğu varsayılan iktidar yargı reformunun yerine hukukçularla çatışmayı siyasi geleceği açısından daha mı avantajlı görüyor? Yoksa AB'nin yargı usulleri uygulanmaya başlanırsa Ergenekon terör örgütü adı altında faaliyet gösterdiği ilan edilen örgütün üyeleri delil yetersizliği ya da en azından cezai kovuşturma usullerindeki hatalar nedeniyle salıverilir diye mi korkuluyor? Bunlar aklımı karıştıran sorular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet içi çatışmanın bir diğer tarafında TSK var. Başbakan tarafından demokrasinin teminatı olarak gösterilen polis, değişen Türkiye'nin, bu değişim sürecindeki en önemli dinamosu. Bunun arkasında herkesin bildiği bir gerçek var. Askeriye ısrarla laik yapısını korumak için, YAŞ karararı ile ün kazanmış elemelerini yaparken, polis tersi bir ivmeyle yapısını milliyetçilerden cemaatçilere kaydırmış durumda. Bugün Fettullahçı kadroların ışık evlerinden daha yoğun olduğu ilk yer büyük ihtimalle emniyet teşkilatıdır! Velhasıl yukarıda bahsettiğim imaj kirliliğinin tarafları da belli durumda. Dursun Çiçek olayı ile TSK yıpratılma çabası içine atılırken, Ergenekonu çökerten(!) Başsavcı ve onun emrine amade emniyet güçlerimiz halkın beklediği/aradığı kahramanlar olarak piyasaya sürülmüş durumdalar. İktidar da hem savcısının hem de polisinin yanında olduğunu açıklayarak sürecin hem planlayıcısı hem de destekleyicisi- siyasi rant takipçisi olduğunu gösteriyor. 2007 Nisan'ında e-muhtıra sonucu elde ettiği rantı tekrar ele geçirmek istediği, bu iştahla hareket ettiği ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Kürt açılımı ve TBMM Başkanlığı olayına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında AKP tekrar iktidara geldiğinde oyunu oldukça arttırmasına rağmen tüm halkı kucaklayacağını söyleyerek yola koyulmuştu. (Başbakan'ın gece yarısı konuşması) Bunun ilk işaretini de merkez sağda siyaset yapmış, deneyimli ve muhalefetçe de desteklenen bir ismi TBMM Başkanlığına aday göstererek vermişti. Peki bugün ne değişti de Milli Görüş geleneğinden gelen Mehmet Ali Şahin TBMM Başkanlığına oturtuldu? Bu, iktidarın artık toplumun tamamını kucaklamadığı anlamına mı geliyor? Ya da ironik olarak toplumun milli görüşçü bir ismi kucaklaması mı isteniyor? AKP içindeki teamüllerin Burhan Kuzu'yu işaret ettiği ortamda milli görüşçü bir ismin TBMM Başkanlığına getirilmesi ne ifade ediyor? Bu olay Kürt açılımının neresine oturuyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı bu kadar soruya rağmen hala okuyanlarınız varsa, tam şu anda okumaktan vazgeçebilirler. Zira yukarıda sıraladığım hiçbir sorunun cevabını yazının sonunda bulamayacaksınız! Çünkü bu sorular oldukça kafa karıştırıcı ve denklemler daha çok soru sorulmasını, daha çok üstüne düşünmeyi gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat toplarsak; TSK'ya ve Yargı'ya sırtını dönen, bu kurumları pasifize ettiği açıkça ortada olan iktidar kısa vadede neyin peşinde?&lt;br /&gt;Yanıt muhafazakar ailelerde yetişmiş ve onlardan da AKP'nin samimiyetine inanmış insanlar için oldukça net: TSK da Yargı kurumlarımız da Türkiye'nin demokratikleşmesi önünde engeldirler! Bunlara karşı yürütülen çabalar tümüyle demokratikleşme yolunda atılan adımlardır! &lt;br /&gt;Bunun karşısında, eğer birazcık Atatürkçü- laik çizgide yetiştiyseniz, sizin için de şema oldukça nettir: AKP Türkiye'de laikliğin teminatı olan bu kuruluşlara saldırarak dine dayalı bir ülke yaratma hayalinin peşinde koşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komik olan, bu iki yargının da konuyla hiçbir ilgisinin olmaması! Stratejik müttefikimiz ABD'nin gözlükleriyle bakmalı biraz olaya:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk Savaş döneminde müttefiki olduğu ülkelerin silahlı kuvvetleriyle ortaklıklar oluşturmuş, dahası bugün karşımıza Ergenekon olarak çıkan kimi illegal yapılanmaları desteklemiş olan ABD, Kuzey Irak'taki geçici ikametinden ayrılırken ülkenin en karışık bölgelerinden biri olan Kuzey Irak'ı Türkiye'ye emanet etmek istiyor. Kuzey Irak'ın Türkiye tarafından yönetilebilmesi için ise elbette ki aradaki PKK unsurunun dağılması şart. Dolayısıyla PKK'ya sırtını dönen ABD, Türkiye'nin de bir dizi demokratik hamle gerçekleştirmesini istiyor. Daha doğrusu PKK ve DTP'nin talebi bu yönde. Oldukça net; biz dağdan ineriz ama şehirde haklarımız olmalı! Tabi bu tavizlerin ne olacağı henüz belirsiz. Kürt açılımı adı altında sürdürülen çalışmaların tek bir somut verisi yok. Buna rağmen iktidar partilerin kapılarını çalıyor. Ne için çalıyorlar, ya da kapı açıldığında ne konuşuyorlar ben çok merak ediyorum! Neyse...&lt;br /&gt;Bu tavizlerin verilebilmesi için ülke içindeki milliyetçi unsurların tasfiyesi şart. AKP'nin stratejisi de bu yönde işliyor. Muhalefet dışarıda bırakılarak yola devam ediliyor! Çünkü ABD de çok iyi biliyor ki Türkiye'deki muhalefet hiçbir şekilde bu yolun açılmasına yardım etmez! ABD'nin ülke içindeki sıkı müttefiki TSK yerine cemaatçilere yaklaşması da yukarıda anlattığım teoriyi destekliyor. TSK tasfiye edilirken, cemaatçiler giderek güçleniyorlar. Meclisin başına getirilen Mili Görüşçü isim her ne kadar Saadet Partisine kayan oylara dur demek için yapılan bir manevra gibi algılanıyor olsa da aslında muhalefetin dışlanması için atılan adımlardan birini oluşturuyor. Ergenekonu çözmeden girişilen bir Kürt açılımı da, Yargı ve TSK'nın sindirilmesindeki bu iğrenç imaj kirletme çabası da hep bana ABD'nin Kuzey Irak'tan çekilme tarihine yetiştirilmeye çalışılan bir şeyler olduğunu ifade ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki iktidara teslim edilen bu açılım lafları, gerçek bir açılım getirecek mi, bu tartışmalı. İktidar Kürt açılımıyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Tüm memleket Godot'yu bekler gibi Erdoğan'ın ağzından çıkacakları bekliyor. Ben de bu yazıyı Kürt açılımı konusuyla genişleterek tartışmaya devam edeceğim gibi gözüküyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-3118264997371051193?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/3118264997371051193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/turkiye-tarihi-gunler-mi-yasyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3118264997371051193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/3118264997371051193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/08/turkiye-tarihi-gunler-mi-yasyor.html' title='Türkiye Tarihi Günler mi Yaşıyor Gerçekten?'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-1800601579066458242</id><published>2009-07-25T15:34:00.000-07:00</published><updated>2009-07-25T16:04:31.625-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyasal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakan Günday'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ziyan'/><title type='text'>Eylül'de Ziyan, Ekim'de Siyasal!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SmuO94NOnNI/AAAAAAAAAAw/dAeA_d1wx1M/s1600-h/1194779711.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 277px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SmuO94NOnNI/AAAAAAAAAAw/dAeA_d1wx1M/s320/1194779711.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362536975025741010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önce müjdeyi vereyim:&lt;br /&gt;Kinyas ve Kayra'nın efsanevi yazarı Hakan Günday, Eylül'de çıkacak olan yeni kitabı "Ziyan"ın ardından, Ekim'de Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde takipçileriyle buluşacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenler bilir, bir yeraltı yazarıdır o. Öyle acayip bir karizması vardır ki edebiyat dünyasında, kokoreç gibidir. Seveni çok sever, sevmeyeni hiç sevmez! Sevmeyenleri aslında hiç anlamaz! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Günday, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden güç bela mezun oldu!* İlk ve efsane olan romanı Kinyas ve Kayra'yı daha o okuduğu yıllarda, kah orta kantinde Mülkiye kafeden aldığı sıcak kahveyi tadarken, kah Lenin Caddesinde devrimci gençliği seyreylerken, kah arka bahçede votkayla boğazını yıkarken, kah da okulun hemen karşısındaki Saray Oteli'nde, aynen Azil'de anlattığı gibi; bir daha hatırlamamak üzere tüm dünyasını, gelgitlerini, varoluş sancılarını kusarak yazdı. Şimdi o topraklara geri dönüyor! Ben ve eminim ki benim gibi olan onlarca okuru da onu bekliyor. Kısacası yeraltı edebiyatının gizemli üstadı şimdi, ve belki de ilk kez, yeryüzüne çıkıyor. Hiç şüphe yok ki o dünya şimdi, onu yalnızca kitaplardan tanıyan ve ona hayranlık duyan kitlelere ilham vermek için hazırlanıyor. Açıkçası ben kendimi ondan aldığım haberle bu büyük ilhamın sınırsız boşluğuna bırakmaya hazırım! Ve buna hazır, bunu isteyen herkesi, Ekim'de Siyasal'da buluşmak üzere bekliyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmadan, eğer bu ana tanıklık etmek istiyorsanız, parolamız belli! Kapıdaki görevlilere fısıldamanız yeterli:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Omnes Vulnerant Ultima Necat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kendisinin dilinden, Steppenwolf'a aktarımıyla.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-1800601579066458242?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/1800601579066458242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/07/eylulde-ziyan-ekimde-siyasal.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1800601579066458242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/1800601579066458242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/07/eylulde-ziyan-ekimde-siyasal.html' title='Eylül&apos;de Ziyan, Ekim&apos;de Siyasal!'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_p_Kz_-Jnq4Q/SmuO94NOnNI/AAAAAAAAAAw/dAeA_d1wx1M/s72-c/1194779711.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-4270549916491340316</id><published>2009-07-21T12:53:00.000-07:00</published><updated>2009-07-21T14:19:38.756-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ergenekon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Meşruiyet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Amin Maalouf'/><title type='text'>Türkiye'de Meşru İktidarı Yeniden Düşünmek</title><content type='html'>Amin Maalouf. İlk olarak adını Mülkiye'ye girdiğim yıl, 2005'te, Mülkiye Felsefe Topluluğunun İonna Kuçuradi ile yazarın ilk denemesi olan Ölümcül Kimlikler üzerine yaptığı toplantıyla işitmiştim. Ve sonra yazarın ikinci romanı Semerkant'ı okumuştum. Bunu Doğunun Limanları ve Tanios Kayası takip etti. Etkileyici anlatımının yanında, Doğu'nun o mistik havasını kattığı yazını her zaman çok başarılıydı. Denemelerinin de aynı düzeyde etkileyici olduğunu geçen gün Beşiktaş Alkım kitabevinden aldığım "Çivisi Çıkmış Dünya- Uygarlıklarımız Tükendiğinde" başlıklı yeni kitabını okuyunca anladım. Kitabı tüketmem çok kısa bir zamanımı aldı. Verdiği keyif ise inanın hala sürüyor. Kafamı çalıştırmama sebep olan kitaplara, kısacası insana bilginin yanında düşünme imkanı ve muhakeme yeteneği kazandıran kitaplara olan bağımlılığımı size tarif edemem. Düşünmenin keyif verici, hatta ve hatta orgazm denen o, insana yaşadığı hayat içerisinde -varsayımsal- cennet keyfinin en büyüğünü yaşatan, olgudan bile daha çok keyif veren bir eylem olduğunu bana ve bize, Yüce İnsan Yahya Sezai Tezel söylemişti. Haklıdır vesselam. &lt;br /&gt;Amin Maalouf'un son denemesinin içerisindeki özellikle Arap ulusalcılığı ve iktidarın meşruluğu arasındaki aksiyomlarına dayanan gözlemleri, geliştirdiği fikirsel bağlantı kesinlikle dikkat çekici. Kısaca özetlemem gerekirse; kitabın ikinci bölümünün ismi olan "Yoldan çıkmış medeniyetler" ilk olarak yazarın Atatürk hakkındaki yorumlarıyla başlıyor. Bu yorumun özünde aslında "yurtsever meşruiyet" kavramı var. Yazarın kendisinin geliştirdiği bu kavramın altını Atatürk'ün Anadolu coğrafyasında yarattığı etki dolduruyor. Şöyle ki; Atatürk Batılı güç odaklarının Osmanlı Devleti topraklarında hayasız ve şuursuzca yarattıkları yıkımı, onları ülkeden kovmak suretiyle bir ulusun şanlı direnişine çevirmeyi başarmış ve neticesinde de ulusunun kurucusu olarak "yurtsever meşruiyet"i gerçekleştirmeyi başarmıştı. Bu meşruiyetin ona sağladığı en önemli avantaj hiç şüphesiz ki halkının modernizasyonu aşamasında onlara istediği gibi yön verebilmesi imkanıydı. Yazar bu noktada kurduğu düşünce çatısını Arap ulusu ve Arap devletleri ile ilişkilendirerek geliştiriyor ve Camal Nasır'ın (Mısır ve Arap Dünyasının efsanevi lideri) benzer bir meşruiyeti sağlamış olduğunu belirtiyor. Fakat Nasır'ın kitapta açıklandığı üzere farklı sebeplerle başarısızlığa uğradığını söylüyor. &lt;br /&gt;Yazarın bu ilgi çekici düşünce çatısı üstüne birkaç alıntı daha yaparak konuyu "bize" getireceğim. &lt;br /&gt;Yazara göre Nasır'ın 1952 Mısır Devriminden, 1956 yılındaki Mısır'ın bağımsızlığına kadar gelişen sürede birlikte hareket ettiği Müslüman Kardeşler- Hür Subaylar hareketi, Nasır'ın liderliği ele geçirmesinden sonra tasfiye edilmeye başlandı. Bu tasfiye sürecinin fitilini de tabi ki Nasır'ın kendisi ateşlemişti. Çünkü Nasır devrime kadar birlikte hareket ettiği Müslüman Kardeşleri rakip olarak görmeye başlamıştı. 1954 yılında kendisine karşı düzenlenen suikasti bahane ederek örgütün liderlerinin bazılarını öldürttü, bazılarını hapse attırdı ve diğer bazılarını da kendi liderliğine karşı olan bazı Arap ülkelerine kaçırttı. Bu mücadelenin arkasından Nasır, Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi ve sonraki süreçte gelişen olaylar neticesinde Arap ulusunun gözünde milli bir öndere dönüştü. Böylece birlikte yola çıktığı Müslüman Kardeşler bir daha halktan güç alamayacak düzeyde zayıfladı ve Nasır'ın ölümüne kadar (1970) ortalıkta gözükmediler.&lt;br /&gt;Nasır'ın iktidarını bir anlamda yaratan örgütle bağlantısını suikast söylentisi üzerine gerçekleştirdiği eylemlerle kesmesi benim özellikle ilgimi çekti. Haziran 2007'de Ümraniye'de bulunan bombalar üstüne başlayan Ergenekon sürecine dikkatli bakıldığında, dönem dönem örgütün Başbakan Tayyip Erdoğan'a suikast yapmayı planladığı iddialarının ortaya atıldığı görülür. Benim Maalouf'un geliştirdiği tez ile ilgili olarak kurduğum bağlantı da bu bilgi üzerine şekilleniyor. Suikast iddialarıyla ilgili olarak mahkemeye sunulan iddianamede gözlemlendiği üzere, kanıt olarak teşekkül edilen unsurlar Tuncay Güney'in adres gösterdiği bazı arazilerde yapılan kazılardan çıkan krokiler ve ihbar mektuplarıdır. Bu krokileri kimin oluşturduğu, suikasti kimlerin yapmayı planladığı ise belirsizdir. Fakat anlaşılan o ki, birileri tarafından kamuoyunun Ergenekon adlı terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına suikast yapmayı planladığını bilmesi istenmiştir. Ve bu iddiaların öyle ya da böyle halka intikalinde başarılı olunmuştur.&lt;br /&gt;Açıkçası Gladio benzeri bir yapılanmanın Türkiye'de hala deşifre edilemediğine inanıyorum. Ergenekon iddianamesini elimden geldiğince okudum, iddiaların yabana atılacak türden olmadığına kanaat getirdim. Özellikle ele geçirilen bombalar ve Veli Küçük'ün emniyete verdiği ifadelerden anladığım kadarıyla (Saygı Öztürk- Belgelerle Ergenekon- 2008) bu tehlikeli örgütün deşifresi için tarihi bir kararlılık sergilenmekte. Fakat herkesin gözlemlediği gibi ben de Ergenekon'un özellikle Tuncay Güney'in ve isimsiz ihbar mektuplarının işaret ettiği iddialar ile kirletildiğini, bulandırıldığını gözlemliyorum. Bu anlamda yukarıda bahsettiğim Başbakana suikast girişimi de bu bulandırmaya dahil edilebilir tıynette. Fakat bunun ötesinde ben, bu iddianın, Başbakanın arkasında olduğunu bildiğimiz davanın yarattığı darbe karşıtlığı ve demokratik meşruiyet kazanılması sürecinde tamamen iktidar tarafından geliştirildiğini değil ama, desteklendiğini söyleyebilirim. Buradaki mantıksa hiç kuşkusuz Nasır örneğindekine benzer ve fakat Atatürk örneğindekine ters olarak, Batılı güçlerin icazetiyle başa gelmiş bir iktidar olarak bilinen Adalet ve Kalkınma Partisi oluşumu ve başındaki isim Recep Tayyip Erdoğan'ın, daha gelirken halk nezdinde sağlayamadığı meşruiyeti, kendisine yönelik bu tür baskı, komplo, suikast planı gibi taktiklerle sağlamaya çalıştığıdır. Acaba siyasal iktidar laik çevrelerin herkesçe bilinen darbe sevdasını, duygusal bir boyuttan çıkarıp reel bir sürece eklemleme projesi mi geliştirdi? Ve acaba bu projenin temel sacayaklarından biri de, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi birliğe katmayacağı yönündeki açıklamalarının kabullenilmesi mi? Yani demeye çalıştığım şey şu; Yurtsever Meşruiyeti sağlayamamış iktidarın Avrupa Birliği içine girerek sağlayacağı meşruiyetin çok açık olarak Fransa ve Almanya başta olmak üzere sözü geçen Avrupa ülkeleri tarafından engelleneceği varsayımı iktidarı bu tür iç politik manevralar yapmaya mı motive ediyor? Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nin politikalarıyla çatışmaktan şiddetle kaçınan Başbakanı, eğer meşruiyetini Avrupa Birliği ile sağlayamaz da halk nezdinde gözden çıkarılırsa, halk tarafından batı karşıtı bir muhalefet partisinin başa gelmesi durumunda Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri'nin sadık müttefiki olmaktan çıkar mı? Bu soruyu kendilerine soran Amerikalıların Berlin'de, Başkan Obama tarafından Alman Şansölye Merkel'i sıkıştırmaları, Fransız karizmatik lider Sarkozy'ye Türkiye ile bağlantılı olarak posta koymaları size de mantıklı gelmiyor mu?&lt;br /&gt;Ergenekon davasının yakın bir tarihte sonuçlanacağını kabul etsek bile, nasılsa Yüksek Mahkeme- Yargıtay tarafından bozulacağını tahmin etmek için kahin olmak gerekmez. Ne olacağı bu kadar açıkken, bu kadar tantana, bu kadar gürültü sizce ne için çıkarılıyor dersiniz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-4270549916491340316?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/4270549916491340316/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/07/turkiyede-mesru-iktidar-yeniden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4270549916491340316'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4270549916491340316'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/07/turkiyede-mesru-iktidar-yeniden.html' title='Türkiye&apos;de Meşru İktidarı Yeniden Düşünmek'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-8675148524196058292</id><published>2009-06-23T13:36:00.000-07:00</published><updated>2009-06-23T14:08:48.701-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ses kirliliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ankara'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hürriyet'/><title type='text'>Ankara Düğün Havaları</title><content type='html'>Bugün hürriyet.com.tr güzel yurdumun güzel insanlarına güzel bir hizmet sunmaya başladı. Konu: Ses Kirliliği.&lt;br /&gt;Efendim, Hürriyet Gazetesi okurları gazetenin internetteki anasayfasına giriyorlar ve ardından ses kirliliği ile ilgili varsa şikayetleri, ki olmaması mümkün değil, belirtilen yere yazıyorlar. Daha sonra bu yazılar sitede yayımlanıyor. Bendeniz de muzdarip olduğum bir kirliliği paylaştım. Her neyse...&lt;br /&gt;Benim tartışmak istediğim şey ise belirtilen siteye yazılmış olan şikayetlerin ne kadarının Ankara'dan geldiği, ve sonrasında da Ankara'dan ulaşan şikayetlerin genel olarak hangi konuyla ilgili olduğunu saptamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç şikayet örneğiyle başlayayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;a href="http://http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11929248.asp?gid=175"&gt;Yeter Artık" Diyenler 5&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) &lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt; Keçiören'de durmak bilmeyen, gecelere kadar devam eden, &lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;ankara&lt;/a&gt; havası müzikli sokak düğünlerinin sesine yeter artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2)&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt; Çankaya İlçesinde Emek mahallesi gibi nezih bir muhitte oturmamıza rağmen çok yakınımızdaki AŞTİ Otobüs Terminali'nde asker uğurlama törenlerine müsade edildiği için&lt;br /&gt;büyük bir ses kirliliği ve güvenlik sorunuyla karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;AŞTİ'ye yakın bir ara sokaktayız ve asker uğurlaması sırasında şanlı bayrağımızı adeta tekerlekli pavyona dönüştürülmüş arabalarının üstüne asarak büyük bir medeniyetsizlik örneği göstermeleri bir tarafa,bağıra çağıra aynı caddede 10 tur atarak artık canımızdan bezdirdiler bizleri.Ne yazık ki gerek AŞTİ'de yolculuk öncesi otobüsünüzü beklerken gerekse yaz geceleri balkonunuzda otururken yetkililerin bu gürültüye ve saçma eğlenceye göz yummalarından dolayı büyük rahatsızlık duyuyoruz.Artık buna bir dur denmesini ve asker uğurlaması dönemlerini korku içinde beklememek istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3)&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt;'nın Yenimahalle ilçesinde YAhya Kemal Caddesi üzerinde&lt;br /&gt;oturuyorum. Araçların saçma sapan egzost seslerinden bıktık usandık. yaz&lt;br /&gt;günü cam açamaz hale geldik. Gürültü yapacak şekilde değiştiren egzost&lt;br /&gt;taktıranlar caddeyi boydan boya tam gaz geçiyorlar. csmlar kapalı iken&lt;br /&gt;bile oturamaz hale geldik. Trafik Polislerinin yanlarından geçtikleri&lt;br /&gt;halde hiç bir çevirme yada kontrole takılmıyorlar. Bu arabalar trafik&lt;br /&gt;muayenesinden nasıl geçiyor anlamak mümkün değil.  &lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt;'da bu işe&lt;br /&gt;birilerinin el atması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11929138.asp?gid=175"&gt;"Yeter Artık" Diyenler 4&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4)&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt;'da Keçiören, incirli, bağlıca gibi "mütena" semtlerde yüksek sesli elektro sazlı sözlü  sokak düğünleri yapılmakta, polise şikayet ettiğimizde de "beyefendi siz düğün yapmadınız mı" diye polisten  azar da işitiyoruz.&lt;br /&gt;Sn.&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt; valisi, gürültü yasak değil mi?&lt;br /&gt;Nedir bu çektiğimiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5)Öncelikle duyarlılığınızdan ve bize bu fırsatı verdiğinizden dolayı teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt; Çankaya Bahçelievler semtinde 4. Cadde (Kazakistan Caddesi) de oturuyorum. Bu bölge zengin ailelerin çocuklarının, modifiye araçlarını (otomobil ve motorsikletler) sergilemesi ve denemeleri ile ünlü. Neredeyse bir uçak kadar gürültü çıkaran bu araçlar her gün özellikle kafa dinlediğiniz akşam saatlerinde sizi yerinizden hoplatıyor. En yeni araçlar Bahçelievler sokaklarında deneniyor. Meşhur 7. cadde de bu durumda. Sokakta yürürken kuvvetli bir motor sesiyle yerinizden sıçramanız an meselesi. Sonra trafik... Caddeler dar olduğundan hemen trafik tıkanıyor. Korna çalınca bu tıkanıklığın açılacağını zanneden milletimiz de gücü yettiğince kornaya basıyor. Şuan bu gürültü yüzünden evimi değiştirmeyi düşünüyorum. Kimsenin beni evimi değiştirmek sorunda bırakmaya hakkı yok..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6)Ankarada Demirlibahce mahallesi  Doganbahce sokakta oturuyorum. Sokagimizdaki cami hoparlorunden asiri yuksek sesli ezan okunmasından sıcak yaz aylarında bile pencere acamıyorum, cami imamına sikayet ettim merkezi sistemden ayarlanıyor  mudahale edemiyorum diyor, nereye basvuracagim bilemiyorum.&lt;br /&gt;Bunun dısında havai fisek atılması, sehir icinde korna calınması ve seyyar satıcıların ses sistemi kullanması yasaklanmalı.&lt;br /&gt;saygılarımla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7)&lt;a class="keywords" href="http://www.hurriyet.com.tr/index/Ankara/" target="_blank"&gt;Ankara&lt;/a&gt; Yücetepe Mahallesi Emekli Subay Evleri ve civarı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı 100. yıl kapalı yüzme havuzu içerisinde yer alan düğün salonlarının yapmış olduğu gürültü kirliliğine yeter artık diyor. Bu uygulamaya izin veren ilgili kurumu kınıyorum. Anıtkabir etrafında böyle bir gürültü yakışmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://http://haberyorumlari.hurriyet.com.tr/List.aspx?HaberID=11920317&amp;amp;PageNo=16"&gt;"Yeter Artık" Diyenler 2&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8)Ankara'daki sokak düğünlerinden ve yüksek sesle satış yapmaya çalışan sokak satıcılarının o bet seslerinden bıktık.Nasıl bir başkent anlayamıyorum.Hem Avrupa Birliğine girmeye çalışıyoruz hem de geri kalmış 3. dünya ülkelerinde olduğu gibi uygulamalara göz yumuyoruz.Bu durumu kabullenemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürüp gidiyor. Kısaca Ankara'da şikayetler şu başlıklarda toplanıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakta düğün eğlenceleri&lt;br /&gt;Araç konvoyları&lt;br /&gt;Asker uğurlamaları&lt;br /&gt;Yüksek ezan sesi&lt;br /&gt;Sokak satıcıları&lt;br /&gt;Araçların içinden yayılan yüksek müzik sesi&lt;br /&gt;Araç egzoslarının çıkardığı sesler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehh, nispeten fena değil! Bazı yönlerden Ankaralıların şanslı olduğu düşünülebilir birşey miymiş, gördük! Yukarıdaki listeye eğer güzide Ankaramızın bir denizi olsaydı, "Densiz vapur kaptanlarının yaygaraları, vapurdan yayılan kolbastı havaları", Eskişehir'deki gibi şehir içinde bir hava üssü olsaydı, " tepemizden geçen savaş uçaklarının kulakları sağır eden gürültüsü", ya da gelişmiş bir metro sistemi olsaydı, " Metro, yerüstünde giderken çıkardığı gacur gucur sesler" şikayetlerinin eklenmesi işten bile değildi! Ankara gerçekten ucuz kurtarmış!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-8675148524196058292?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/8675148524196058292/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/06/ankara-dugun-havalar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8675148524196058292'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/8675148524196058292'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/06/ankara-dugun-havalar.html' title='Ankara Düğün Havaları'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3330249650396034669.post-4167468927402464988</id><published>2009-06-23T01:34:00.000-07:00</published><updated>2009-06-23T02:11:15.798-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hello'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Blog'/><title type='text'>The Blogging Matter</title><content type='html'>Such an interesting morning cause I've just started to blogging, the inspiration come to me from my last night's dream and that's why I'm here now. How peculiary transandantal things I believe in? I have never done before things like that, I mean, I gave up believing anything instead of myself, even my family and god too. There is no hidden indictment of god or my family under the lines of previous sentence, but what has a meaning in this ridiculous life at all? I'm struggling every -f.cking- day to keep my mind from the dangers of any kind of things; sort of living in a honorable city with highly and tremendously honorable people what we called them as Turkish, and surviving within the people who only knows so many different ways of taken your money or position while you never ever could comprehend! Could I describe my beautiful and alone country to you? Or it has just enlighted on your mind as a savage soils which we are standing on or trying to do so!? I don't know. I don't care as well. Because; I have no country any more, I have no love to my family, no god worth for prayin, no friend worth for doing at least one thing.&lt;br /&gt;World made me a bitch, and now I want to make the world to heaven of bitches. That's all.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3330249650396034669-4167468927402464988?l=mustafacantutuncu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/feeds/4167468927402464988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/06/blogging-matter.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4167468927402464988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3330249650396034669/posts/default/4167468927402464988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafacantutuncu.blogspot.com/2009/06/blogging-matter.html' title='The Blogging Matter'/><author><name>Steppenwolf</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09838699021796321621</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-Tl7aR-ZNYRM/TxE5nrMQ0hI/AAAAAAAAALo/1l4TW8cpBbA/s220/6a013483e5bc45970c0133f0baceb6970b-800wi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
