1 Şubat 2012 Çarşamba

Aslına Rücu

Bugüne değin aşık olduğun kadınlar...Sana aşık olduklarını söyleyen kadınlar...

Büyük aşklar ve uzun zamanlar...

Hepsi istisnasız, senden sonra ilk aşklarına döndüler. Belki sevişmediler onlarla, yeniden büyük bir ilişkinin içine girmediler ama iletişim kurdular, konuştular büyük bir huzurla. Seni, senin aşkını geçmişin kirli dokusunu yok etmek için kullandıklarını anlamadılar, çünkü senin onları terk etmiş olman en büyük günah olarak, şimdi yapılabilecek bütün hataları meşrulaştıran yegane timsal oldu. Sen ve senin tüm pisliklerin, gayri ahlakiliğin çıtasını yükselttikçe yükseltti, artık önceden mide bulandıran her şey yerini "karşılıklı anlayış"a bıraktı. Sen vicdanlarda mahkum edildin, iğrenç küfürler ve hakaretlere yazgılandın ve içine düştüğün yalnızlığınla özdeşleşerek "pure evil"ın resmi oldun. Onlarsa yaptıklarının artık vaka-yı adiyeden sayılması gerektiğine inandılar, yorgun suratlarındaki nefretinin sızdığı damarlarda en ufak bir titreme bile hissetmediler. İlk aşklarının da tam olarak senin yaptığın gibi onları terk ettiklerini unuttular, ya da hatırlasalar bile işlerine gelmedi, ve onlara hayranlık duymaya başladılar. Senin kültün tarihin en mide bulandıran anısının karşısına, her okulun bahçesine dikilen bronz heykeller gibi dikilirken sen, yaptığın hataların o kadınların eski aşklarıyla cilveleşmelerinden daha büyük bir yanlış olup olmadığının muhasebesini yapmaya başladın. Ama işin içinden çıkamadın...

İlk aşkını yaşayan kadın nasıl ki bundan sonra başka biri olmayacağına yüreğinin en derin dehlizlerinden üreyen bir ümitle inanır, ilk kadınını terk eden erkek de bırakıp gittiği kadının bir başka erkeğe gidip gitmediğinin endişesini yaşar sonsuza dek. Gerçek bir tutkunun kölesi olmuş varlıkların bu mantıksız illüzyonların esiri olmaları, aşk dediğimiz şeyin bizim için bu kadar etkili olmasının arkasındaki en önemli olgudur. Bu kuvvetli illüzyon her iki taraf için de bir gün kuvvetli bir etkiyle dağıldığında, geriye nefretin en keskin tadı, intikamın en acı kokusu kalır. İşte o nefret ki sana koca bir zaman boyunca tapındığını söyleyen kadını birkaç gün içinde eski sevgilisine götürür ve bazen de onun yanına yatırır. Kin kusulan sevişmelerin sonunda en güzel hatıralar bıçaklanır ve nefret sızar derinin tüm deliklerinden. Erkeğin gidişi, kadının pisliğini yaratır ve tüm bu ifrazat herkesçe bir büyük zaferin en büyük meşalesiymiş gibi görülür. Pisliğin kokusu intikam kokusu gibi algılanır ve canını acıtanın canını acıtmanın doğanın en büyük kuralı olduğu söylenir. Sonra bira içilir ve delik deşik vicdanların mastürbasyonu için başka adamlar seçilir...

23 Ocak 2012 Pazartesi

28 Nisan 1936 ya da 23 Ocak 2012

"Neden tasalanmalı? Gene 29'daki gibi başıboş şiirler yazıyorum; çalışmadığım için, hayatın ortasında tek başıma ve mutsuz aylaklık ettiğim için sıkılıyorum; çevremde olup bitenleri görerek öfkeleniyorum. Eksik olan ne? Geçip giden 7 yıl mı?

Pöh! Gençliğin hiç önemli bir yeri oldu mu benim uğraşımda? Hem bu yedi yıl yitip gitmeseydi de, benim için iyi sonuçlansaydı, diyeceğim, kalıcı şiirler yazsaydım, severek çalışsaydım, evlenip kendime göre bir düzen kursaydım, dünyanın cümbüşünü seyretmekten tat alsaydım; her şey bu dediğim gibi olsaydı, şimdi daha iyi bir durumda mı olacaktım? Değecek miydi? Şimdi şu masada daha mutlu bir insan olarak mı oturacaktım?

Bir şeye bağlanmış olmanın, sorumluluklar yüklenmenin beni mutlu kılacağı karşılığını vermek, anlamsız bir şey söylemek değil mi, insan isterse, her zaman sorumluluk yüklenebileceğine göre?

Öyleyse - öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Beni aldatan, beni rezil eden o kadın için mi? Ama değişen başka bir şey yoksa, sıradan ve duygusal bir aldanış olmaktan öte bir anlamı var mı o kadının?

Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz, yedi yılı yaktık, güzel şeyler yaşadık; yeniden başlayalım, ama bağırıp çağırmayalım ve yedi yıl sonra aynı konuşmayı yapmamamız için hiçbir neden olmadığını göz önünde bulunduralım. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.

Peki ama, böyle şeyler herkesin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?" Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı

Nasıl ki anneleri babalarına teslim olmuş bir neslin kız evlatları, ileride seçecekleri eşlerini annelerinin belleklerine kazımış olduğu "Öyle akıllı ol ki, erkeğini kendine köle kıl." tavsiyesine uygun olarak, ve nasıl ki anneleri babalarına kendilerini sunduklarında, babalarının karşılarında adeta el değmemiş bir papatya tarlası olarak bulduğu bir neslin erkek evlatları, ileride seçecekleri eşlerini bilinçaltından gelen bu korkunç kaidenin en derin noktasına kadar işlediği süzgeçlerinde ayrıma tabi tutarak belirliyorlarsa, aşk da bütün bu kontroldışı psikolojik yönetim sürecine meydan okumak üzere üreyen bir panzehirdir. Onun beslendiği şey varlığın özüne tezat teşkil eder, o yüzdendir ki insanı en derin duygularına karşı ayaklandırır. Bugüne dek doğru bildiklerine, ruhunun en gizli köşelerinde kalmış o doğruluğundan şüphe duymadığı inançlarına, bütün bir insan ırkına ait olması gerektiğine inandığı erdemlere ve iyi olabilecek her şeye karşı onu harekete geçiren şey, işte o devrimci aşktır. İnsanın burada, aşkın kendisine mi yoksa aşkını yönelttiği kişiye mi aşık olduğu ciddi bir sorudur. Bu sorunun muhattabıysa, her şey bir yaz yağmuru gibi geçip giderken, hiçbir şeyi hiçbir şekilde atlamayan ve onu olduğu gibi kaydeden tarihtir. Yalnızlığın ve aşkın tarihi...Ben o tarihi okudum.

Sonra biter, her devrimin bir gün tamama erdiği gibi. Rutin egemenliğini ilan eder, başkaldırış sadakat formuna dönüşür ve o kontroldışı psikolojik yönetim işlevini kaybeder. Aşkın üremesi durur, kıskançlığa bağlı ifrazat türeyişi aniden kesilir. Boğaza yürüyen ateş, yanakları dolduran salyalar azalır, deforme olmuş sinirler tepkisiz kalır. Sonra dönüp bir de bakarsın ki, yıllarını verdiğin ve uğruna bütün bir benliğine karşı düşman olduğun aşk, yalnız bir boş zaman geçirme uğraşısıymış. Tüm o yürüdüğün yolları sırf o sefer bambaşka bir ruhla yürümek ve mümkünse o gün oradan geçişine, sırf aşkla kavruluyor halde geçtiğinden ötürü kutsal bir anlam atfedebilmek içinmiş belki de her şey. Bastığın taş, senin gibi bir aşığın ayakları altında eziliyor olduğundan manaya geliyormuş! Gözyaşları sırf sen döktüğün için acıtıyormuş, korku sırf sen dipsiz karanlıklarda olduğun için varmış...

Devrin kadınları, "benim kıymetimi bil, bilmezsen başkası bilir" der. Terk edilmenin ıstırabını başkalarının koynunda dindirirler. Başka kadınları hafiflikle suçlarken, kolayca başka erkeklere gitmekten çekinmezler. Başkalarıyla yatmanın nedeni de bellidir, suç yine bize aittir: "Beni terk edip gittiğinde, acımı dindirebileceğim başka bir şey bulamadım."

1936 yılında Pavese'nin hissettiği aldatılmışlık hissiyle benimki arasında hiçbir fark yok. Bizi aldatanlar arasında da fark yok. Aşkların birbirine benzeyen motifleri ve karşı konulamaz sonuçları açısından da fark yok. Güzel zamanların hep eskiyen zamanlara sığındığı , geriye kan dolu bir pişmanlık ve irin kokan hatıraların sancısından başka bir şeyin kalmadığı aşklar işte yaşadıklarımız.

İşin kötüsü, aşkı yeniden keşfettiğimi düşündüğüm zamanlarda ben, Pavese'den haberdardım. Hatta aşık olduğum kadını kendime, belki de Pavese'nin sözleriyle aşık etmiştim (Ettiğimi sanmıştım). O gün üzerinde durduğum nokta, Pavese'yi okuduğum noktaydı. Bugünse Pavese'yi anladığım noktadayım.

Ve benim Pavese'yi anladığım nokta, ölümü ilk kez şimdi, o hastalıklı bedenim yorganın altında ateşten yanarken, açıkta kalmış ayaklarımın buza kestiğindeki o kesif soğuğu hissettiğim gibi bildiğim ve çaresizce kabullendiğim noktadır.

17 Ocak 2012 Salı

Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Galatasaray Taraftarları


Aşağıdaki alıntı, Galatasaray taraftarlarının geçenlerde internet üzerinden yaydığı bir metindir. Çok beğendiğim ve her kelimesine katıldığım için buraya iktibas yaptım. İyi okuyun:

"Yıllardır peşinden çocuksu bir heyecanla koştuğumuz futbol topunun masumiyetini yitirerek kirlendiğini üzülerek kabul etmek zorundayız. Gönül verdikleri renkler ne olursa olsun, pek çok sporseverin de bu hayal kırıklığını paylaştığına eminiz.

Futbolda organizasyon deyince 3-5-2 / 4-3-3 gibi saha içi dizilişleri hatırlayan sıradan insanların; futbol üzerinden haksız menfaat elde etmek için şike, teşvik primi, tehdit, baskı gibi sporun ruhuna tamamen aykırı araçları defalarca kullanmış organize suç şebekelerini ve çeteci zihniyeti hâlâ savunanları anlayış ve olgunlukla karşılaması da beklenmemelidir.

Yemyeşil bir sahada, tertemiz bir topun yuvarlanması sonucu futbolun adaletinin 90 dakikaya sığdığına inananlar, savcılık makamının iddianamesini hazırladığı süreçte hiç olmazsa futbolu yönetme iddiasında olanlardan soğukkanlı ve adil bir çözüm beklediler.

Görünen o ki, gölgede kalmış ilişkilerden, kirli ezberlerden, kökleşmiş önyargılardan kurtulamayanların böyle bir niyeti hiç olmamış.

Özellikle Galatasaray Spor Kulübü’nün Fair Play ve spor hukuku dersi niteliği taşıyan onca sağduyulu açıklama ve uyarısına rağmen, varlık nedenini unutmuş görünen Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nun sorumluluktan kaçarak, ülke futbolunu bu hale getiren “olağan şüphelilere” suçun tanımını ve cezai karşılığını soracak olması da nesiller boyu anlatılacak son kara mizah olarak örneği olarak hafızalara yerleşmiştir.

Dillerinden düşürmedikleri endüstriyel futbol teranesiyle maddi çıkarlarının zedelenmesi riskini öne sürerek futbol topunu kirletmekten çekinmeyenler bilmeli ki, maç bileti-kombine kart-lisanslı ürün-şifreli yayın için dekoder satın alarak futbol ekonomisini yaratan ve büyütenlerle, kolayca kandırabileceklerini zannettikleri futbolseverler aynı insanlardır.

Sesiyle, nefesiyle, alın teriyle, emeğiyle, helal kazancıyla gönül verdiği kulüpleri destekleyen ve ayakta tutan taraftarlardır, aptal yerine konmak istenen insanlar!

Biz insanları heyecanlandıran ve mutlu eden basit bir oyuna, bunca pisliği bulaştırmış olanlardan hesap sorulmama ihtimalini, birilerinin kulağının üzerine yatarak üç maymunu oynamasını kabul edemeyiz.

Ve buradan, futbolun tüm aktörlerine bir kez daha sesleniyoruz;

Hukukun üstünlüğüne mazeret bulmayın, minareyi çalanlara kılıf aramayın. Futbol oyununu koruyun. Çıkar hesapları içinde bir gün öyle, bir gün böyle konuşarak artık kendinizi küçük düşürmeyin. Futbolu temizleyin ama önce siz temizlenin.

Bunu yapamıyorsanız, niyetiniz ve cesaretiniz yoksa, biz de yokuz! Bunu yapamazsanız, işte o zaman dilinizden düşürmediğiniz “marka değeri”nin nasıl yerle bir olduğunu göreceksiniz… Ne kadar üflerseniz üfleyin, için için yanan bu ateşin sönmeyeceğini ve önlem alınmazsa elinizdeki pis kokan küllerin para etmeyeceğini de göreceksiniz.

Avrupa’ya hatta dünyaya meydan okuyan futbol takımları hayal eden bizlerin, UEFA ve FIFA tarafından “şikeci ülke” olarak damgalanması ve uluslararası rekabetten yıllarca dışlanması an meselesi olan Türkiye’nin içinde bulunduğu berbat açmaza duyarsız kalması beklenemez. Güzel ve yalnız ülkemize, en azından uluslararası spor arenasında hakkıyla sahip çıkması gereken herkesi de göreve çağırıyoruz.

Büyük Galatasaraylı Tevfik Fikret’in “Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin” sözünü hiç aklımızdan çıkarmadan, yalnız çıktığımız bu yolda bizlerle birlikte yürüyeceğinize inanıyoruz.

Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Galatasaray Taraftarları"

12 Ocak 2012 Perşembe

Randevu'dan...

“sen her şeydin benim için, sevgilim,
ruhumun hasretini çektiği,
denizde yeşil bir adacıktın, sevgilim,
bir pınardın, bir türbeydin,
büyülü meyve ve çiçeklerle bezenmiş,
ve tüm çiçekler benimdi.

devam edemeyecek denli aydınlık düş;
salt söylenmek için
yükselmiş olan yıldızlı umut!
bir ses haykırıyor gelecekten
“ileri!” ama geçmişim (kasvetli uçurumum!)
üzerinde süzülüyor ruhum,
dilsiz, hareketsiz, şaşkın!

çünkü ne yazık ki tükendi
benim için yaşamın ışığı.
“asla-asla-asla”
(diyordu vakur deniz
sahilin kumlarına)
çiçeklenmez yıldırım düşmüş dal,
havaya ağmaz kanadı kırık kartal.

şimdi günlerim esrime içinde geçiyor
ve geceleri gördüğüm düşleri
kara gözlerinin ışıltısı
göz alıcı akarsuların kıyıcığında
semavi bir dans tutturan
adımlarının parıltısı dolduruyor.

yazıklar olsun! seni benden ve
gümüş söğütlerin ağladığı,
puslu iklimimizden alıp
kabaran dalgalar üzerinde
aşk’tan asil yaşa ve suça
ve kutsallıktan uzak bir yastığa
götürdükleri o lanetlenmiş zamana!"

Edgar Allan Poe, Randevu

8 Ocak 2012 Pazar

Her şey yerli yerinde

"Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda
Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,
Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan
Kuru güz yapraklari ucuşuyor rüzgarda." Ahmet Hamdi Tanpınar

Kalbim yanıyor. Üzerinde kat kat yıldızlı tel örgüleri, kan sızıyor battığı yerlerden. Damlıyor, akıyor, kokuyor yavaş yavaş. Ruhun azabını kızdırıyor sıcağıyla.

Sesler çoğalıyor, binlerce evin binlerce gözünde aynı savaş patlıyor sözlerle. Keskin çığlıklar, bükülen kollar, kuruyayazan göz pınarları, iğrenç küfürler, taşmış bir hezeyan, tükürük, kan, ifrazat, hakaretler, iftiralar ve haddinden büyük yalanlar. Şehir örülüyor bu pisliklerle. İçki kana, kan kalbe, kalp ayağa düşüyor. Gece ayyuka çıkarıyor sonsuz bencilliğimizi, uykular yürüyor gözlere ve unutturmak istiyor kötülükleri.

Yıldızlar var, her yanda. Bulutlar örtüyor üstlerini. Işıl ışıl güzelliklerini saklıyor onların, yavaş yavaş büyüyen bir kızıl giriyor boşluklardan. Gökyüzü, yeryüzü, binalar, insanlar, kalpler, yaşamlar, kavgalar, en fenası arzular, yok etmeler, çile ve daha fazla kan. Her şey yerli yerinde duruyor.

"Anlatmak için yaşamak" demişti Marquez Usta, hayatını anlattığı kitabının adına. Bana her zaman, hikayelerimizi örenin hayatın kendi elleri olduğunu anlatmıştır bu. Masamda otururken ve düşünüyorken, hissediyorken hikayem büyümez sayfada. Sokaklara çağırır beni bir şey, hiç de sakin olamam o anda. Bir melodisi çalınır dünyanın o gece, onu bulmam, dinlemem gerekir gözlerimi kapatıp. Aramak, bulmak ve dinlemektir meselem, her şeyi yerli yerinde görmek bir de. Varoluşumun bütünleyicisi olarak gördüğüm hikayelere düşkünlüğüm bundandır işte, bana yazdırsınlar diye.

Fakat şimdi odamdayım. Roman okumaya başladığım ilk zamanlarda aldığım bir karar vardı; anlatmak için önce yaşamalıydım, yaşamak zorundaydım. Bu bitti. Her şey bitti. Yaşamın herkesin hayatında öyle ya da böyle benzer şekillerle vuku bulduğunu gördüğüm anda bitti her şey. Çok sevdiğim ve beni de aynı kudretle sevmiş olan bir kadının benimle birlikte oturduğu parkta, kızıl bir geceye bakarken hissettiği şeyleri şimdi bana çok benzeyen bir adamla, tam olarak aynı şekilde yaşıyor olduğunu gördüğümde bitti. Gün batımının bütün ruhları korkunç bir geceye hazırladığını gördüğümde bitti. Durdum. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa, o da herkesin yaşadıklarının aynı olduğuydu. Herkesin bildiği bir hikayeyi neden anlatsaydım ki?

Kafka bir keresinde şunu demişti, Georges Perec onun üzerine bir kitap bile nakşetti:

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde."

Yalan mıydı? Onca hayal kırıklığının, onca heyecan ve arzunun sinirlerimizi gerip gerip sonra yerine, ama bozuk bir şekilde bırakmasına gerek var mıydı? Dişlerin birbirine geçmesi mi gerekirdi ortada büyük bir savaşın olduğunu görmek için? Herkesin bildiği yolda yürüdüğünü kitaplara kesin kanıtlarla yazmanın yolu, onların hayatına girmek, ruhlarla gezinmek ve sonra da, alacağını aldıktan sonra gitmek miydi bir daha dönmeksizin? Yoksa bir masa, bir sandalye ve bir de yalnızlık yeter miydi canına?

Bu kan durmalı artık. Böbreklerimi çürüten stres bitmeli. Hayatın sırrına Aureliano Buendia erebildi mi ki sen eresin? İşte, ölüyoruz. Zaman bütün kuvvetiyle koşarken, biz ölüyoruz. Onun ruhaniliği sarıyor her yanı, biz eşyaya siniyoruz salt. Eşya da kaybolunca; son bavul taşındığında içinde eridiğimiz evden, yalnız hatıralar kalıyor. Hatıraları taşıyanlar yok olduğunda, geriye ne hikayemiz kalıyor, ne adımız. Bir tek mezar taşımız.

Anlatmak için yaşıyorduk ya da masamızdan hiç kalkmadan. Fakat film bitince herkes hemen unutmaya başlıyordu hikayemizi. Tek gerçeğin bu olduğu aşikar değil mi?

4 Ocak 2012 Çarşamba

Yeraltım

Yeraltından Notlar için..;

Uzun yıllardır kalabalıklar içindeyim; nereden baksanız 20 yıldır! 20 yıllık kalabalığın ezdiği omuzlarım, içe doğru çöktüler. İnsan sesleri, beni büyüten akraba nasihatları, kadınlarla kavgalar, erkek erkeğe yapılan taşkınlıklar sırasında kabaran gürültü. Kulaklarımın ne kadar meşgul olduğunu size anlatamam. Onlar omuzlarımın tersine; içeriye değil dışarıya doğru büyüdüler. Çok konuşan bir toplumun eseri olarak, sağ ve sol yanımda sarktılar. Bir de saçlarım.. Dökülmesini de ağarmasını da kadınlara borçlu kıvırcık saçlarım... Döküldüler, hiç durmadan arzuladığım kadınların hayalinin bir yan etkisi olarak. Ağardılar yer yer, beni insan evladı gibi biri olarak değil de daha çok bir kısrak gibi gören validem yüzünden...

Ben bugün, dağılmış bir adamım. Herkesi kodlayan ve hayallerinin en uygun noktasına yerleştiren kocaman bir kalabalık tarafından darmadağın edilmiş bir adamım. Taşımak zorunda olduğum kişiliği taşıyamadığım için dağıldım, dağıtıldım. Beni bulmak istedikleri yerde olmadığım için cezalandırıldım. Bugün en basit bir saygının bile konusu olamadığımdan olsa gerek, kimseden bir şey bekleyemez hale geldim. İçine doğduğum kalabalığın beni dışa iterek yürüdüğü o bembeyaz boyalı dar koridorda, kapatılmak zorunda olduğum demirden kapısı olan odaya yaklaşırken kimsenin bana yardım etmeyeceğine inandırıldım. Herkese vermek zorunda olduğum sevgiyi talep edemeyecek kadar aşağılık olduğum yazdırıldı duvarlara. Dostlarım bile aşağılamakta bir beis görmedi beni, dumanlı gecelerin sabahında. Yalnızlık bile çok görüldü bana.

Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktı, biliyorum. Bana bakan gözleri, beni konuşan dudakları ve bana tepkisiz kalanları iyi anlıyordum. Beni yalnız aşağılamak, kendi sarsılmaz egolarını sivriltmek için yanında taşıyan adamların niyetini de iyi anlıyordum. Benimle oynayan kadınların, sevişenlerin, dialog kurmaya kalkıp bana acınası gözlerle baktıklarını iyi biliyordum.

Ben aptal değilim. Aşağılanabilirim ama aptal sayılamam. Herkes bilir ki zeki bir adamım, gözlerim çok şey okur, çok şey konuşur. Lakin biraz patavatsızım ve maymun iştahım da var. Fakat asıl mesele, karakterim bozuk. Herkes bende aşağılayabileceği bir şey bulur, konusu geldiğinde de gereğini yapar. Bense onlara susarım. Onları da kaybedeceğimden korkar, öylece oturuveririm yanlarında. Yüreğim öyle bir ezilir ki... Ve bazen de öyle bir yanma... Aşık olduğum fakat erişemediğim kadının karşısına bir gün, çok güçlü bir erkek olarak çıkacağım günü hayal ettiğim anlardaki gibi yanar kalbim. Boğazıma kadar ateş basar, tek kelime çıkmaz ağzımdan. İnancım yorulur, koyverir artık kendini. Derler ki sen, aşağıladıkları kadar varsın be adam! Hayallerine yerleştirdiğin dev aynalarındaki senle o insanların zihinlerine çizdikleri sen, öyle orantısız ki. Yeteneksizsin, kalpsizsin, küstahsın ve herkesi kendine hayran bırakmakla uğraşıyorsun. Halbuki tek bir özelliğin var; aşağılıksın. Hem de çok aşağılıksın.

Bilirsin, insanın kendini aşağılaması güzeldir ama bunu başkaları, hem de hakkıyla yaparsa bu hiç iyi olmaz. Mahluk bunu kaldıramaz, o insanların kocaman karakterleri küçücük omuzların üstüne çöküverir. Sözler sipsivri bir bıçak olur, bütün geceler boyunca saplanıverir vücuduna. Tenin bile öyle kalındır ki, pislik içindeki bir yaban domuzuna bile rağbet çoktur senden.

Şimdi eminim ki, hayatta insanlar arasında yaşamaktan daha zor hiçbir şey yoktur. İnsanın bildiği gibi yaşaması, yalnız ruhunu doyurmak için çabalaması önünde bu kalabalıkların kılıç gibi sözleri, ok gibi bakışları vardır. Seni en başından en sonuna dek ittiren o iğrenç kışkırtmalar, büyük adam olmak zorundalığı ve kafese konulan zevklerin, öylesineliğin, oluruna bırakışların. Sen bu dünyada yaşamıyorsun albayım, senin ruhun da aramızda olmayı hak etmiyor. Kalbin zayıf, rekabetin yok.

Yaşayan ölüler için en güzel yer kitaplardır, ruhları sayfalarda gezinir. Var git sen de yaşanacak bir yer bul, bir kütüphaneye sığın. Yerkabuğunun üstünde senin için kitaplardan başka dost kalmadı. Yeraltında uluyan, adını çağıran ölüler var, sayfaların arasından seni çekiyorlar. O eli tut albayım, o el ne kadar soğuk, ne kadar nasırlanmış olsa da, o eli tut, bil ki o, sana yalnız sen olduğun için uzanıyordur, emin ol...

20 Aralık 2011 Salı

"Hayat mahveder bizi ama yenemez"

"Yoksa ben sigaraya kendi yeteneksizliğimin ayıbını yükleyebilmek için mi öylesine tutkundum? Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, üstün adam olur muydum? Belki beni tiryakiliğime zincirleyen de o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir."

Italo Svevo, Zeno'nun Bilinci, Sayfa 22

Uzun zamandır bu kadar gerçekçi satırlar okumamıştım. Soğuk hücremde, dünyamın ibaret olduğu penceremden dışarı bakarken, ne kadar da büyük hissederdim benliğimi halbuki! Büyük binalar görürdü gözlerim, büyük binalar ve büyük insanlar. Sonra, gri mi gri bir gökyüzü. Onun altında da hiç durmadan çalışan otobüsler; umut, heyecan ve kocaman düşler taşıyan otobüsler.. Hissettiklerim çok da temelsiz sayılmazdı hatta; doğudan batıya ve güneyden kuzeye giden bütün yolların, penceremden baktığım yerde kesiştiğine tanıklık etmek ne demek bilir misiniz siz? Bunun nasıl bir tarihsel sorumluluğu vardır, varlığıma nasıl bir anlam katmaktadır, farkında mısınız?!

Değilsiniz, çünkü çizgiler ve kesişimler yalnızca teferruattır.

Bilincimin ve bilinçaltımın kusursuz bir şekilde bir araya gelmiş bulunduğu varlığımda, bir türlü ne yapıp edip ortaya çıkamayışımın arkasında, elindeki şansı eşit dağıtmamak üzere görevlendirilmiş bir kaderciliğin olduğunu size söylemem gerekmiyor, çünkü siz de tam olarak aynı şeyi düşünüyorsunuz. Birbirinden farklı fakat pratik sonucu tam olarak aynı olan kaybolmuşluğumuzun kesinlikle çok önemli bir sebebi var, olmalı! Hayat acımasız, hayat adil değil ve bizim önümüze sürekli aşmamız gereken engeller çıkarıyor. Asla işimize geldiği gibi davranmıyor ve kesinlikle birilerine karşı oldukça cömertken, bize karşı alabildiğine cimri. Bize atalarımızdan yadigar sözler kalıyor sürekli tekrar etmemiz için. Bazılarıysa bu dünyanın en güzel şarkısını söylüyor. Siz de duyuyorsunuz bu şarkıyı, lakin eşlik edemiyorsunuz.

Yaşam, herkesin kendisini çok önemli bir oyuncusu olarak gördüğü hiç bitmeyecek bir halüsinasyondur. Her gün yeniden üretir rolünü ve yeniden umut pompalar damarlara. Giderek absürtleşen bir illüzyonun en büyük parçası olarak ruh, yaşamın bu sarhoş eden rolüne öyle bir dayar ki sırtını, ancak Hemingway'in o muhteşem hikayesindeki satırlar anlatır onun halini: "Hayat mahveder bizi ama yenemez."

Evet yenemiyor belki ama hayat mahvediyor bizi. Bizi biz yapan tüm umutlarımızı, kabe'deki putları teker teker kıran sahabeler gibi parçalıyor, teker teker. Her gün, içinde yaşamayı umut ettiğimiz bir başka paralel evrenimiz bir kara delikte son buluyor. Yaşanmak istenen anlardan biri daha toza karışıyor ve dünyanın bir başka noktasındaki bir başka insanın şarkısı oluyor. Bundan sonrasındaysa bizler için tüm mesele; bu yeryüzünde zamanı doldurmak ve kimseye yük olmadan çekip gitmek oluyor.

Onurlu bir kaybediş bizimkisi; "biz" yenilmiyoruz ama "o" mahvediyor. Biz yenilmediğimize tutunuyoruz, hayatsa mahvedişinin keyfini çıkarıyor. Biz acı bir türkü çığırıyoruz yokluktan, kimileri şarkılar söylüyor dans ederek. İşte hayat diyoruz ona, hep acımasız ama hep öğretici, ve biliyoruz ki Oscar Wilde'ın söylediği tüm sırrını ifşa ediyor onun: "Hepimiz aynı hendeğin içindeyiz, bazılarımız yıldızlara bakıyor."